1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
20
Okunma
Bir şeyin adı konmadan önceki hâlidir şiir,
henüz masaya bırakılmamış,
henüz kimsenin “bu nedir” diye sormadığı bir ağırlık,
bir kapının önünde bekleyen ama zili çalmayan bir misafir gibi.
Hep sorulur ya,
anlaşılıyor mu,
açık mı,
kapalı mı,
kime ait,
kimin tarafında,
oysa şiir bunları duymadan önce
zaten başlamıştır yürümeye,
çoktan başka ayak izlerine basarak.
Bir kelime,
tek başına duramaz bazen,
yanına geçmişten bir gölge alır,
bir başkası geleceğin sırtına yaslanır,
öyle oluşur anlam denen şey,
bir kişiye ait olmadan,
bir zamana sığmadan.
Kimse sıfırdan konuşmaz,
kimse ilk defa susmaz,
her cümle daha önce söylenmiş bir şeyin
hafifçe yerinden oynatılmasıdır belki,
ama bu onu değersiz kılmaz,
aksine yaşanır kılar.
Bir yapı vardır,
görünmez,
ama her sözcük ona çarpar,
onu yok sayanlar
yüksekten düşer,
şaşırtmak isterken
boşlukta kalır.
Yıkmak bile
önce tanımayı gerektirir,
neyi devirdiğini bilmeden
hiçbir şey yerle bir olmaz,
sadece savrulur.
Geçmişle bağını koparan bir söz
havada asılı kalır,
tutunacak bir yüzey bulamaz,
oysa her ses
önce yankıyı arar,
yankı olmadan
ses de kendi kendine inanmaz.
Bir duygunun
ilk defa hissedildiğini sanmak ne büyük yanılgı,
insan sadece
onu kendi bedeniyle tanır,
o kadar.
O yüzden yeni olan
tamamen yeni değildir,
sadece başka bir biçimde
aynı kalbin üstünden geçer.
Şiirin içinde
tek bir düşünce yoktur,
başkalarının düşüncelerine sürtünerek
şekil alan bir akış vardır,
birbirini iten,
birbirini dönüştüren.
Bazen eski bir anlam
bugün gülünç gelir,
ama o anlamın
yol açtığı çatlak
hâlâ ayaktadır,
basmadan geçemezsin.
Bir sözün kamusal olması,
herkesin ağzında dolaşması değil,
herkesin içinde
farklı bir yere dokunabilmesidir,
aynı anda
birçok biçimde yaralanabilmesidir.
Şiir,
hayattan ayrı bir süs değildir,
hayatın içinden çekilip çıkarılmış
tek bir damar da değildir,
o,
hayatla sürekli pazarlık hâlinde olan
dirençli bir oluş biçimidir.
Bazen anlaşılmaz denir ona,
çünkü alışıldık yolları kullanmaz,
bazen gereksiz denir,
çünkü yüksek sesle bağırmaz,
ama susarak da
bir şeyleri yerinden oynatır.
Zor gelen dil,
yabancı gelen yapı,
aslında insanın
kendi alışkanlıklarına çarpmasıdır,
yeni olan her şey gibi
ilk anda mesafeli durur.
Soyut denilen şey,
çoğu zaman
henüz yerine oturmamış bir yakınlıktır,
henüz herkesin
kendi anahtarını bulamadığı bir kapı.
Düşünce,
düşünceye değerek
somutlaşır,
kelime,
başka kelimelerle
beden kazanır,
şiir de böyle,
yalnızca kendi içinde değil,
başkalarının şiirleriyle
şekillenir.
Zaman geçer,
bir zamanlar uzağa düşen bir ses
yakına gelir,
bir dönem anlaşılmayan bir yapı
sonradan ev gibi durur,
içine girilir,
yaşanır.
Şiirler de
birbirleriyle kavga eder,
yer açar,
yer kapar,
kimi silinir,
kimi bekler,
kimi yıllar sonra
yeniden konuşur.
Bu bir hayatta kalma hâlidir,
sadece en gür olan değil,
en dayanıklı olan kalır,
en çok bağ kurabilen.
O yüzden mesele
kapalı olmak değildir,
ne suskun olmak,
ne de bir yere sırtını dönmek,
mesele,
bir düzenin parçası olabilmek,
aynı anda
hem geçmişe dokunup
hem ileriye bakabilmektir.
Henüz yazılmamış olan,
asıl belirsiz olan,
kendine yer bulamamış olan
soyuttur belki,
ama yazıldığı hâlde
kimseye değmeyen,
kendi içine kapanan her şey de
aynı boşlukta kalır.
Şiir,
yalnızca yazanın değil,
ona yaklaşanın da
sorumluluğudur,
birlikte tamamlanan,
birlikte somutlaşan
sessiz bir anlaşma gibi.
Ve belki de
şiirin bütün meselesi budur:
bir yere ait olmaya çalışırken
herkesi içine alabilmek,
bir yandan kırılgan,
bir yandan dirençli
kalabilmek.
Geriye kalanlar
yalnızca ayrıntı,
yalnızca zamanın
üstüne düşürdüğü
ince notlardır.
5.0
100% (1)