0
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
31
Okunma
Yazmak diye bir şey var ya,
adını koymadan yaşayan,
kendini saklamaya çalışan bir iç dürtü gibi,
sanki insanın içine bırakılmış,
ne işe yaradığı söylenmeyen,
ama her gün biraz daha ağırlaşan bir nesne.
Bir sabah uyanıyorsun,
odanın köşesinde duruyor o şey,
bakmıyorsun bile,
bakarsan seni çağıracak diye korkuyorsun,
çünkü çağırırsa gideceğini biliyorsun,
gitmek zorunda kalacağını,
geri dönmenin aynı şey olmayacağını.
Kimse sana “yaz” demiyor aslında,
kimse “anlat” diye dürtmüyor omzunu,
ama içinden biri
durmadan perdeyi aralıyor,
camı açıyor,
içeri giren havayı ölçüyor,
bu hava kime ait,
bu rüzgâr benden mi çıktı
diye sorup duruyor.
Bazen diyorsun ki,
insan güzel bir şey bulunca saklamaz mı,
neden herkesin ortasına bırakmak isterim bunu,
neden başkasının ayakkabısına değsin isterim,
neden bilmediğim birinin gecesine bulaşsın,
bunun neresi masum?
Sonra fark ediyorsun,
bu saklama arzusu bile sana ait değil,
sen sadece
taşıyıcısın,
bir şeylerin içinden geçip
başka bir yere ulaşması için kullanılan
sessiz bir ara duraksın.
Kimseye söylemeden yaşamak istiyorsun bazen,
kendinle bile konuşmadan,
ama olmuyor,
içinde dönen şey
seslenmeden durmuyor,
dilini buluyor kendine,
bulamazsa canını acıtıyor,
acıtmazsa da seni yok sayıyor.
O zaman anlıyorsun,
bu bir tercih değil,
ne bir meziyet,
ne bir fazlalık,
bir tür var olma biçimi sadece,
nasıl bazı varlıklar
ışıkta durur,
bazıları gölgede,
bazıları hiç görünmeden yaşar,
sen de böyle,
kelimelerden yapılmış bir yerden
dünyaya sarkıyorsun.
Eğer sen susarsan
başkası konuşacak,
eğer sen geri çekilirsen
başka bir el
aynı boşluğu dolduracak,
aynı karanlığa bakacak,
aynı soruyu başka bir sesle soracak,
çünkü bazı cümleler
bir kişiye ait değildir,
sadece
bir bedene ihtiyaç duyar.
Bu yüzden kendini suçlamıyorsun artık,
yaptığını yapay bulmuyorsun,
çünkü yapmamak
daha ağır bir yük,
çünkü içinden geçeni
dışarı bırakmamak,
bir şeyi olması gereken yerden
koparmak gibi geliyor sana.
Bazen düşünüyorsun,
yerinde durmak ne demek,
bir şeyin varlığı
başka bir şeyin yokluğunu mı gerektirir,
yoksa her şey
aynı anda mı olur,
aynı anda mı eksik,
aynı anda mı tamam.
Umutsuz olduğun söyleniyor,
oysa sen biliyorsun,
sırf nefes aldığın için bile
içinde küçük bir direnç taşıdığını,
en karanlık düşüncenin bile
bir çıkış ihtimali barındırdığını,
çünkü bütünüyle kararmak
canlılara ait bir özellik değil.
İçinde sıkıntı var, evet,
daralma var,
yerini bulamayan bir huzursuzluk,
ama tam orada,
o sıkışmanın ortasında,
incecik bir çizgi gibi
devam etme hali duruyor,
sen istemesen de.
Biri sana “güzel” dediğinde
omuz silkiyorsun,
çünkü güzellik
senin meselen değil,
senin meselen
orada olduğunun fark edilmesi,
bir iz bıraktığının,
silinmediğinin,
yeryüzüne değdiğinin anlaşılması.
Biri sadece
“sen busun” dediğinde
rahatlıyorsun,
çünkü o zaman
kendinle yaptığın uzun tartışma
bir anlığına susuyor,
ve içindeki o gürültü
yerine oturuyor.
Bugün bir yere gittin,
kimseyle konuşmadan,
zamanın üstünde durarak,
sonra kalabalık bir geçitten geçtin,
orada kısa bir mola verdin,
hayatla arana küçük bir mesafe koymak ister gibi,
aynı hareketi iki kez yaptın,
sanki ilki yetmemiş gibi.
Sonra ne oldu bilmiyorsun,
çünkü bazı günler
sonrası olmayan bir cümleyle bitiyor,
sadece
orada kalıyor.
Bugün hava açık,
fazla açık,
fazla dürüst,
fazla neşeli,
senin içindekilerle
uyuşmayan bir açıklık bu,
sen başka bir kıyafet giymiş gibisin,
üstüne tam oturmayan,
içini belli eden,
taşınması zor bir kıyafet.
İçinde dolaştırdığın şeyler
adlandırılmıyor,
ama ağırlıkları var,
omuzlarına asılıyorlar,
yürürken seni hafifçe yana çekiyorlar.
Ve bugün,
bir şey yapacaksın,
ne olduğunu bilmiyorsun,
ama içinde üç ayrı titreşim var,
bir yol hissi,
kanat çırpışı gibi kısa bir hareket,
ve dengesini kaybetmiş bir ışık,
bir araya gelince
seni harekete zorlayan.
Belki bu da yazmak değildir,
belki sadece
olmanın başka bir yoludur,
ama sen biliyorsun,
susarsan eksilecek,
konuşursan tamamlanacak bir şey var,
ve bu yüzden
durmuyorsun.
5.0
100% (2)