0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
13
Okunma
Geç kalınmış sayılmıyor artık hiçbir şeye,
saatler affedici,
takvimler sessiz.
Ama bazı kapılar var,
insan çalmadan özür diliyor.
Eğik duruyorsam,
bir ağırlık taşıdığımdan değil;
yer çekimi bu şehirde
daha inatçı.
Omuzlarım alışık değil
boşluğa.
İnsan durduğu yere benzer derler,
ama durmak yetmez bazen.
Bir gölgeye,
bir ses kırıntısına,
sabahın henüz karar vermemiş rengine benzer.
Bakışları,
içinde yüzdüğü suyu tanır;
elleri,
kendi sertliğini toprağa sorar.
Bir avlu düşün,
ortasında susmuş bir çember.
Kalp oraya bağlanmış,
gevşetilmiyor.
Sözler ise küçük bir eşya gibi
elde dolaştırılıyor,
ne işe yaradığı unutulmuş.
Birinin yol sormasıyla
her şey yeniden başlıyor bazen.
Soru uzadıkça yüz soluyor.
Bir usta,
elin alışkanlığıyla bir şeyi ikiye ayırıyor;
başka biri,
aynı sakinlikle açıyor kapağını bir şişenin.
Hayat böyle sürüyor işte,
hiç duraksamadan.
Hatırlamak ıssız bir yer,
acıysa uyanıklık.
Gülmek,
tek başına yapılmıyor;
kalabalık ister.
Eskiden elde tutulan bir şey vardı,
cam gibi,
ısınırdı.
Dirsek bir yere dayanırdı,
sanki göğe.
Şimdi aynı şey
elde durmuyor;
sert,
dile gelmeyen bir sözcük gibi.
Zaman dediğin,
bir yerden bir yere taşınan bir koku aslında.
Bir zamanlar duraklar
başka başka kokardı.
Yağmur inceydi,
tenle konuşurdu.
Bir yüz vardı,
uzaktan sofrayı kurar gibi bakardı insana.
Kalbin akan yerine
eliyle dokunur,
sessizce.
Düşülen yerlerde
yalnız bırakmazdı;
dumanı getirir,
geleceği ilmek ilmek işlerdi.
Büyüyecek olanlar vardı,
elleriyle bir şeyi düzeltecek olanlar.
Bilmezden gelme.
Şimdi taşıtlar dolu,
ama içleri boş.
Herkes bir yere gidiyor,
nedenini bilmeden.
Yanlış yerde büyümüş ağaçlar gibi
herkes.
Bak,
yerler dağılmış tezgâhlara benziyor artık.
Üzülmek bile gelmiyor içimden;
gelirse de
bir müzik parçası kadar sürüyor,
geçiyor.
Ve söyle bana,
yumuşak bir şey
nasıl olur da iz bırakır.
Benim cebimde
sesini duydum senin,
Annem gibi kokan.