1
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
107
Okunma
1
Camın arkasında duran bir sabah gibi
sesin;
dokunulmaz, ama yön gösterir.
İnsan bazı sesleri aynaya benzediği için sevmez,
bazı duruşları saatin tik takları gibi
hayata çeki düzen verdiği için saklar içinde.
Bir söz söylemeden önce
kelimelerin senden izin alması gerekirmiş gibi,
odada bir ağırlık var;
adı konmayan, ama herkesin fark ettiği.
Gülüş değil bu,
daha çok bir kapının aralık kalması,
içeri girmiyorsun
ama içeride bir şeylerin yerli yerinde olmadığını biliyorsun.
Kimi insanlar vardır,
yaklaşılmazlıklarıyla öğretir mesafeyi,
yükseklikleriyle değil
derinlikleriyle görünür olurlar.
Bir defterin kenarına düşülmüş
kısa, dikkatli bir not gibi
hayata ilişiyorsun:
fazlası çizilir, azı eksik kalır.
Ve yalnız bir yerde,
adı anıldığında sesini alçaltanların cümlesinde
geçer Züleyha;
çünkü bazı isimler
yüksek sesle söylenmez,
yerini bilir.
2
Sonra zaman,
yanından geçerken sesini kısar,
çünkü bazı duruşların gölgesi
saatleri bile terbiye eder.
Bir sesin ardında
uzun uzun anlatılmış ama yazıya dökülmemiş
bir kılavuz var sanki;
Duyan yolunu şaşırmaz,
Konuşmaya kalkışan susmayı öğrenir.
Kalabalık içinde bile
etrafında boşluk kalmasının sebebi bu:
herkes farkında olmadan
bir adım geri durur.
Ne çağırırsın
ne reddedersin;
sadece sınırı çizersin
ve sınırlar bazen
en büyük ikramdır.
Güzellik dediğin
burada durup süslenmez,
fazlalıklarını çıkarıp gelmiştir.
Sade, ama eksiksiz.
Bir gün geçip gitsen
arkanda eksiklik değil
ölçü bırakacaksın;
insanlar fark etmeden
daha dikkatli konuşacak,
daha doğru bakacak.
Çünkü bazı varlıklar
iz bırakmaz,
denge kurar.
3
Bu kez rüzgâr,
yerini bilmeden dolaşıyor odada;
perdeler bile senden habersiz
bir tarafa savrulmaya cesaret edemiyor.
Gökyüzü aceleci,
bulutlar kararsız,
sanki bir şey olacak
ama kimse adını koymayacak.
Bakışlarının geçtiği yerlerde
toprak çatlıyor;
yağmur yağmıyor henüz
ama herkes ıslanacağını biliyor.
Sessizlik burada
huzur değil,
bekleyiştir;
bir anda devrilecekmiş gibi duran
yüksek bir rafın altından geçmek gibi.
Ne öfke bu
ne sükûnet;
daha çok
dalgasını seçen bir deniz.
Yaklaşanı yutmuyor
ama yüzmeyi bilmeyeni uyarıyor.
Sözler artık hafif değil,
ağırlıkları var;
ağza alınmadan önce
iki kez düşünülüyor.
Bir varlık düşün
düzeni bozmadan
fırtına çıkaran;
kırmadan eğen,
bağırmadan susturan.
Geçtiğin yerde
hiçbir şey aynı kalmıyor
ama kimse
dağılmış sayılmıyor.
Bazı insanlar
kasırga değildir;
onlar gelince
kasırgalar yolunu değiştirir.
4
Şimdi sorular
kapıyı çalmıyor,
eşiğe bırakılıyor.
Kim bıraktı bilinmiyor
ama herkes ayakkabısını
daha dikkatli çıkarıyor.
Bir ses,
ne istiyor söylemiyor;
yalnızca
yerinde durmayan bir teraziyi
hatırlatıyor.
Eksik olan ne,
fazla gelen kim
bunlar açıkça sorulmuyor,
fakat odadaki hava
hesap tutmayı öğrenmiş.
Cevap vermek mümkün,
ama doğru yerden değil;
çünkü bazı sorular
sözcükle değil
durduğun yerle cevaplanır.
Geriye dönüp bakınca
kimsenin suçlu olduğu söylenemez,
ama masada
herkesin payına düşen
bir suskunluk var.
Bu bir sorgu değil,
itiraf da beklenmiyor;
sadece
şu an burada olmanın
bedeli ölçülüyor.
Ve fark ediliyor ki
en ağır sorular
yüksek sesle sorulmaz;
insanın içine bırakılır,
orada büyür.
5
Artık kelimeler
geri çekiliyor;
anlatmak, görevini yapmış
ve sessizliğe bırakılmış.
Burada ne fırtına kaldı
ne soru,
ne de adını arayan bir istek;
yalnızca
olduğu kadarının
taşınabileceği bir ağırlık.
İnsan bazen
son cümleyi kurmaz,
kurarsa bozar;
o yüzden
nokta yerine
durak bırakılır.
Bu, vazgeçmek değil;
ısrarın da ötesinde
daha eski bir bilgelik:
her şeyin
yerini bilmesi.
Bakış geri alınmaz,
ama ileri de sürülmez;
hatırlanır yalnızca,
fazla çağrılmadan.
Bir kapı kapanmıyor,
açık da kalmıyor;
sadece
kapı olmaktan çıkıyor.
Ve geriye
hiç kimsenin
hesabını sormadığı,
kimsenin
bir şey istemediği
o sade an kalıyor:
olan,
olabileceği kadar.
Hoşçakal Züleyha...
5.0
100% (8)