3
Yorum
9
Beğeni
5,0
Puan
201
Okunma

Yürüdüm…
Taşlar, ayaklarımın altında eski bir duayı tekrar eder gibiydi.
Her adımda bir çağ yankılanıyor,
her gölgede bir hikaye gizleniyordu.
Sanki vakit, İstanbul’un kalbinde yavaş çekimde akıyor,
ben de o kalbin içinde,
bir damla mahzun kan gibi dolaşıyordum.
Köşe başında bir çocuk gülüşü kalmış,
belki sabah ezanıyla okula yetişen bir minik,
belki de büyümeyi becerememiş bir sevinçti o.
Bir an durdum,
ve anladım:
Şehrin bütün caddeleri büyümekle eskimiş,
ama çocukluk hiçbir köşeden çekip gitmemiş.
Bir fırının önünden geçtim,
sıcak ekmek kokusu,
sanki annemin sabah telaşına karıştı burnumda.
Sonra bir kapı gıcırdadı
kimse yoktu ama ben "buyur" diyen bir ses duydum içimden.
Bilir misin?
Bazı kapılar hiç açılmaz ama hep çağırır.
Galata’dan bir ezan sesi süzüldü rüzgara,
birkaç güvercin havalandı,
ve gökyüzü bir anda ağırlaştı.
İçimden dedim ki:
"Ey kalbim, bu şehirde bile hâlâ ağlayacak bir şey buluyorsan,
sen henüz taş kesilmemişsin."
Yürüdüm yine.
Bir sokağın sonu karanlıktı,
ama ben karanlıktan korkmadım.
Çünkü öğrendim ki,
ışık yalnız yananlara değil,
arananlara da görünür.
Bir duvarın dibinde eski bir kandil gördüm;
fitili sönmüş, camı is tutmuştu.
Bir an ellerimi uzattım,
yakmadım…
Lâkin içimden yan dedim sessizce.
Belki de yanmak, bazen sadece kalptedir.
Şimdi bilmem hangi semtteyim,
adı mıh gibi aklımdan düştü.
Ama hâlâ yürüyorum,
ellerim duada, gözlerim geçmişte.
Ve her adımda içimden şu geçiyor:
Rabbim sokağın sûkutuna beni ulaştır.
Ve ben o sokağı bulayım.
5.0
100% (5)