4
Yorum
27
Beğeni
5,0
Puan
463
Okunma
Seni biraz mavi sevdim, biraz gök!
Her şey çok uzakken…
O zamanlar dünya biraz griydi, biraz flu!
Kimse kimsenin bahçesinde değildi.
Herkes, herkesin külüne muhtaç…
Ağaçlar kahverengiye biraz sevdalı, biraz kırgın.
Ormanlar, yüce dağların yamacında,
Kaplumbağalar, eşiğini süpürme telaşındaydı.
Köylü çocuklar, uçurtmayı iple bağladıkları poşetlerle tanımlıyordu; rüzgârla yarış maratonunda.
Bu yüzden seni biraz mavi sevdim, biraz gök ve uzak!
Alçalıp yükselen tayyarelere çarpmasın diye başım, meşe ağaçlarını siper alıyordum.
Rüzgâr olağanca güçlüydü.
Kolları, bacakları olağanca uzun…
Sürü sürü serçeler geçiyordu tayyarelerin ardından; sürü sürü kuşlar…
Gök yine mavi, hep masmavi!
Gözlerimde çizilmiş bir tablo,
Gönlümde boyanmış bir tuval,
Tebessümümde işlenmiş nakış!
Kelebeklerin birbiriyle konuştuğu vakitlerdi; çok uzak vakitler…
Bir kelebek küsecek olsa diğerine, önce kanadını bırakırdı ardında.
Nice zaman sonra solardı mavi kanadı.
Kurur, hafifler, bir rüzgârla savrulur, yiterdi gözlerden.
Geride kalanların notaları susar, gıkı çıkmazdı.
Ardından izini silerdi dünyadan küsen kelebek.
Ne yerde ne gökte rastlanırdı neşesine.
Toprak inkâr ederdi onu insandan.
Seni biraz mavi sevdim, biraz gök!
Kedilerin yavrularına bakar, açılmamış gözlerini izlerdi masum çocuklar, şen şakrak.
Şen şakrak, şen şakrak; çocuklar şen şakrak!
Toprağın topuklarını yardığı kadınlar, elleri nasırlı adamların ellerine su dökerdi.
O zamanlar her şey biraz griydi, biraz flu!
İnsanın dişi ancak ekmeğe geçerdi.
Yer minderinde yemekler yenir, karıncalara su verilirdi.
Çocuklar, taştan topraktan evcilikler bilirdi.
Palamudun kapçığına isim verilir,
Paçasında pıtrak olmayana tembel denirdi.
Toprakla konuşurdu insan, güneşle!
Ayın şavkı, ancak gecenin karasına vururdu.
Nineler, dedeler yüzünü aya döner, muratlarını dilerdi.
Küle tükürmek, ıslık çalmak günahtı.
Ağıtlar günü, geceyi yarar; ninni diye bebelere söylenirdi.
İşte seni o zamanlarda, yer gök maviyken sevdim; her şey çok uzakken.
Kartalların çetin kayalara tünediği, ezan sesinin göğün mavisine yükseldiği vakitlerde…
Yamalı bir çarıktı ayağımdaki.
Ellerim, hep seni sevmenin yolunda, ancak yollarını açma telaşında.
Büyüyünce anladım telaşını zamanın;
Koşturmasını ve hayalimde bile gidemediğim o uzakları.
Seni sevmek, uzak olduğu için güzeldi öyle.
Seni sevmek böyle güzel!
Seni sevmek…
Bin kere sevmek!
Ve zaman…
Anlamadığım, telaşlandığım, kaçıp saklandığım o bir sürü, bir sürü zaman…
Kızgınlıklarımı ipe serip toplamayı unuttuğum,
Uzakları yakın eden zaman…
Büyüdükçe küçülten,
Küçükleri büyüten…
Önce ağlatıp, ardından kahkahayla güldüren.
Güldüren, güldüren…
Gülerken durup düşündüren.
Öldüren…
Götüren…
Yüzümde haritalar çizdiren…
Yüzünün karası, elinin yarası olmayan o kayıp vakit; zaman…
Her şeyin en mavi olduğu, kuşların kelebeklere, kuşların solucanlara, kuşların insanlara gülümsediği zaman…
Seni biraz mavi sevdim, biraz gök!
Her şey çok uzakken…
O zamanlar dünya biraz griydi, biraz flu!
Kimse kimsenin bahçesinde değildi.
Herkes, herkesin külüne muhtaç…
Ağaçlar kahverengiye biraz sevdalı, biraz kırgın.
Ormanlar yüce dağların yamacında.
Kaplumbağalar, eşiğini süpürme telaşında.
Köylü çocuklar, uçurtmayı iple bağladıkları poşetlerle tanımlıyordu; rüzgârla yarış maratonunda…
Bu yüzden seni biraz mavi sevdim, biraz gök ve uzak!
Şimdi bana “Sevmek nedir, tanımla,” deseler, “mavi,” derim. Masmavi!
Neden derim, niçin derim bilmem; ama mavi derim.
“Mavi nedir?” diye sorsalar, “O,” derim.
Zeynep Perçin
Anneme…
5.0
100% (7)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.