Düşünmek kolaydır, yapmak zordur. dünyada en güç olan şey de düşünüleni yapmaktır. goethe
H.Pampal
H.Pampal

ÜRPERTEN YOLCULUK

Yorum

ÜRPERTEN YOLCULUK

0

Yorum

3

Beğeni

0,0

Puan

46

Okunma

ÜRPERTEN YOLCULUK

Hüdavendigar PAMPAL

Karşıda Nurhak Dağları tüm haşmetiyle “İşte ben buradayım,” diyordu. Sanki beş on dakikalık hızlı tempolu bir yürüyüş ile oraya ulaşacaktı! Hafif rüzgar estiğinde dağların kokusu köye ulaşıyordu. Nurhak Dağlarını hep efsane halinde duyardı yiğitlerin otağı diye.

Bu otağa mutlaka gitmeliyim diye düşündü. Kararını da verdi. Bu dağ kaç kilometre? Beş altı kilometre sözünü duyunca çok sevindi. İşte şimdi oldu bu iş diye düşündü. Cumartesi gününde gitme kararını verdi. İyice karnımı doyurur öyle giderim diye kafasında planladı. Çünkü kafasında plan yaptığında mutlaka; er ya da geç uygulardı. Bu konuda kendine güveni tamdı. Zaten yürümeyi, hatta koşmayı seviyordu. Beş kilometre nedir ki diye düşündü. Zaten her gün beş kilometre koşuyordu. Oldu bu iş dedi. “Bekle beni Nurhak Dağları, cumartesi sendeyim.”

Bölgeye öğretmen olarak atandığında başlangıçta hüzünlenmişti. Zaman içinde yavaş yavaş kaybolacağım diye düşünüyordu. Böyle düşündükçe hüznü daha çok artıyordu. Fakat karşıdaki Nurhak Dağlarını görünce, artık yapacak şey ortama uymak ve bunu fırsata çevirmek diye düşündü. Buradaki fırsat; sportif yönden kendini zinde tutmak, fiziken güçlenip ruhen rahatlamak olabilirdi. Evden bakınca “Nurhak Dağına doğru giden yol, bir bozkırın ortasında yürümekten, diğer topraklardan ayrılan uzun ince bir şeridi andırıyordu. Rengi kullanılmaktan hafif yeşilden renk değiştirerek boz toprak olmuş bir yol. Ama yolun çevresinde bazı yerlerde taş, bazı yerlerde çalılıklar, bazı yerlerde dikenli bitkiler. Dağ tipik Toros Dağlarıydı işte. Bizim yaylalardaki yollar gibi diye düşündü, uzun ince yollar.

Pazartesi, salı... derken, işte cumartesi: “Bekle beni dağlar, hey dağlar, hey...” diye türkü eşliğinde hafif, kendine göre azık hazırladı. Gidelim mi diye! kime teklif etmeli miyim diye defalarca düşünmüştü. Teklif etse mutlaka kabul edecek arkadaş çıkardı, ama kimseye teklif etmedi. ... bilinmeyeni kimseyle paylaşmak istemiyor gibiydi. Evet, istemiyordu. Kimseye teklif etmeyecekti. Etmedi de. Bir an geçmişi düşündü. Kendi yaylalarında kurdukları kıl çadırın önünden Savrun Nehri akardı. Günün belirli saatlerinde bir kamışın ucunu bağladığı oltayla günde iki üç saat içinde yirmi otuz tane balık tutardı. O balıkları nehrin durgun yerinde yıkar, kurutur, bir ağaç kabuğunun üzerine tek tek dizer, evin yolunu öyle tutardı. Akşam olduğunda da yağda kızartır öyle yerdi. Sonra da evin iki üç metre ilerisindeki oluktan kana kana su içerdi. Yaşadığı bu günler aklına geldikçe sanki bir hayal alemi gibi diye düşünürdü. Hayal alemi gibi, yani filmlerdeki sahne gibi... Hey gidi günler hey. O zamanlar bilmezdi ki o günler bir hayal olacak, bir daha da yaşanmayacak. Nasıl bilsindi ki, insanların bu değerleri bu kadar hoyratça kullanacağını, tabiat ananın da buna küsüp insanlara verdiği bu güzellikleri tek tek ellerinden alacağını ve aldığını da bir daha geri vermeyeceğini, intikamını bu şekilde alacağını.

Bu düşünceler içinde yürürken birden bir hışırtıyla irkildi. Az ileride siyah bir şey hareket ediyordu. Sonra bir hayalet mi deyip düşünmeye vakit kalmadan o hayaletin yanında ikinci bir hayalet geçiyordu. Sonra bir hayalet daha, bir daha, bir daha... “Korkmamalıyım!” diye düşündü ürpererek. Sabırla ne olduklarını anlamaya çalışırken mece... meee diye sesler duyunca birden rahatladı. Hafifçe güldü. Benzine kan gelmişti. “Bu sahneyi çok gördüm!” dedi. “Çok gördüm. Evet, bu hayalet sürüsü Toroslarda çok gördüğü keçi sürüsünden başka bir şey değildi.”

Sürünün uzağından geçerken çobanın elle verdiği selamı aldı. Ama selamı alırken elini uzun süre sallayarak aldığını düşününce öğrencilerle, velilerle selamlaşmasını hatırladı. Hafifçe gülümseyerek alışkanlık bu; kolay bırakılmıyor dedi.

Zaten korkudan da eser kalmamıştı. Yoluna devam etti. Sayılı zaman çabuk geçer derler. Etrafta uçuşan tek tük böcekler de neredeyse kalmamıştı. Hava daha çok üşütmeye başlayınca güneşin yağı gitti, artık dönmek gerek diyerek dönüş yoluna revan oldu.

Köye gelince öğretmenlerde hafif bir kıpırdanma hissetti.
“Kar tatili verilecek, duydun mu?”
“Hayır, duymadım!”
“Dağda nasıl duysundu ki!..”

Zaten kar fazla yağınca herkesteki ortak kanaat kar tatili verileceğiydi. Memleketi çok uzak olmayanlar için kar tatili ‘büyülü bir kelime’ydi. Memleketi uzak olanlarda bir hüzün oluşurdu. Çünkü genellikle kar tatili üç dört günü geçmezdi. O da gitmeye değmezdi. Ama kendisi gitmem gerekir diye düşündü. Sonra gitmem gerek dedi. Hele bir pazartesi olsun durum netleşir. Günlerden cumartesi, arkasından pazar, sonra da pazartesi. Yani dananın kuyruğunun koptuğu gün. Pazartesi okul müdürü kasabaya gider öğrenirim dedi. Gerçi telefon zinciriyle de öğreniliyordu. (Telefon zinciri Ankara’dan başlayarak ile, oradan ilçelere telefon edilmesiydi.) Ama kasabaya gidiş tam bir kurtuluş gibi oluyordu. Giden biraz da köyün insana kasvet veren havasından kurtuluyordu. Kasabaya gitmenin etkisi birkaç gün köyde devam ediyor, ondan sonra ortam tekrar monotonlaşıyordu.

Pazartesi müdür kasabadan dönmeden haber köye ulaşmıştı. Bir haftalık kar tatili, dört gün de bayram tatili, etti mi on gün. Eh artık gitmek şart olmuştu. Akşama tatil haberi resmileşmişti. Sabah minibüse biner giderim dedi. Ama gece öyle bir kar yağdı ki, her taraf metrelerce yükseklikte ve alabildiğine kar. Karlar neredeyse evlerin yüksekliğine ulaşmıştı. Zaten muhtarın ve durumu iyi birkaç kişi hariç tüm evler tek katlıydı.

Sabah ilk erken giden minibüse yetişmek için minibüsçü Tokmak Hacı’nın evine vardı. Evin çevresi hareketli olurdu. Bugünse evde ürkütücü tuhaf bir sessizlik vardı. Kapıda asılı tunçtan tokmakla kapıya hızlıca birkaç defa vurdu. Kapı sessizce açıldı.

“Bugün şehre gitmiyor musunuz?”
“Vallahi hocam; biraz rahatsızım. Zaten gitmek isteyen de başka kimse çıkmadı.”

Bir an telaş ve korkuyla ürperdiğini hissetti. On gün burada kalmak. Gerçi kendini buraya bağlayan ufak bir sebep vardı ama olsun. Sadece ufak bir sebep dedi söylenir gibi. Çünkü öğretmenliğe İstanbul’da devam etmeye karar vermişti. O yüzden sebep İstanbul’u düşününce önemsizleşiyordu.

Öfke, şaşkınlık ve telaşın verdiği bir ses tonuyla sordu.
“Peki, ne yapabilirim?”
“Adıyaman-Maraş arası karayoluna kadar yürüyeceksin hocam.”
“Bu havada mı? Bu karda kışta mı?.. Bu kadar yolu ha!”
“Evet, başka çare yok!”

Bir yolları, yolun sağındaki ve solundaki dağ yamaçlarını düşündü, bir de köyde kalma ihtimalini. Gidememek ihtimali, beynindeki kuluçkaya yatmış tedirginlik ve endişeyi birden telaş ve korkuya dönüştürmüştü. Ama Nurhak Dağı’ndaki hayalet gördüm diye korkup sonra bu korkunun (hayaletlerin keçi olduğunu görünce) güzel bir gezi hatırasına dönüştüğünü aklına getirince; “Ne olursa olsun gitmeliyim!” dedi. “Gitmeliyim.” Zaten her şeyiyle hazırdı. Kalın giyinmişti. Ayağında o yıllarda moda olan altı kauçuk bir bot vardı. “Bu botla yolda gidilir ha.” dedi.

Köyden çıkıp şose yola girmesi çok sürmemişti. “Hele bir de yanıma yoldaş bulursam değme keyfime.” dedi. Fakat her gün onlarca arabanın geçtiği, arabaya binmeye gerek görmeyenlerin yürüyerek gittiği bu yol bugün bomboştu. Gerçi bazen ses duyuluyordu ama bu yürüyen yayaların, giden araçların sesi değildi. Yamaçlardan düşerek yola kadar yuvarlanan kar kümelerinin sesiydi. Fakat aniden düştükleri için çıkardıkları ses de çok korkutucu oluyordu.

En iyisi bu sesleri duymamak diye düşünürken birden bir uğultuyla sarsıldı. Uğultu korkunç sesler çıkararak her dakika daha çok yaklaşıyordu. Vu vu vuuu. İliklerine kadar titriyordu. Bir taraftan da metanetli olmalıyım diye kendine moral vermeye çalışıyordu. Ama o an sürekli olarak kendisine yaklaşmakta olan beş altı metre uzunluğunda yerden göğe doğru kıvrılarak gelen bir canlı gördü.

Sopası elinde çaresiz ve bir o kadar da canlıdan gözlerini ayırmadan beklerken birden bire canlının kendisine iki üç metre kala önce durduğunu, sonra sanki ne yapacağını düşünüp kararını verip aniden gökyüzüne doğru kıvrılarak uzaklaştığını gördü. Bu küçük bir kar fırtınasıydı. Yavaşça

“Çok şükür, bunu da atlattık.” dedi. Fakat her kopan dal, her yamaçlardan kayan kar öyle bir ses çıkarıyordu ki, her bir ses tenha bir yolda yürürken sinsice bir köşeye saklanıp pusuda bekleyen canavar oluyordu. Her çınlama bir zımpara taşı gibi kalan cesaretini de alıp götürüyordu. Yine de kendini toparlayarak yürümeye devam ederken sağ tarafta aniden bir canlının üzerine doğru yamaçtan koşarak indiğini gördü. Tam da o anda ".../Dumanlı dumanlı oy bizim eller/Nasıl unuturum körpe yavrumu/ Dumanlı dumanlı oy bizim eller." O yıllarda moda olan bu türküyü söyleyerek yürüyordu.

Eski heyecan ve korku tam geçmeden bu manzara karşısında birden daha çok heyecanlanıp telaşlandı. Ter kendiliğinden boşalmaya başladı. "Kaderde bu da varmış." dedi; çünkü bu bölgelerde kurt efsanesi çok oluyordu. "Kaderde burada yolda ölmek de varmış." dedi. Bir an Adana’yı, sonra İstanbul’u düşündü. Üzerine doğru gelen canlıya doğru,

"Elveda hatıralar, elveda hayaller, elveda İstanbul, elveda, elveda..." dedi.

Elindeki uzun ve kalın sopaya baktı. "Tek dostum bu!" dedi. Kararlı bir sesle de "Bu sopayla kendimi savunurum." diyerek de ekledi. Bir taraftan sopayı düzeltirken diğer taraftan aklına gazetelerde yer alacak haber geldi: "Elbistan yolunda kurtlar tarafından parçalanan kişinin kimliği tespit ve teşhis edilmeye çalışılıyor."

Fakat durmayarak yoluna devam etti. Ama canlı inadına üzerine koşarak gelmeye devam ediyordu. Sopayı bir taraftan hazır tutarken son kez canlıya yalvarırcasına bakıp "Rabbim, günahlarımı affet" dedi. Hemen arkasından da son kez "Elveda İstanbul... Elveda hayaller!" dedi.

Kaçmaya çalışsa da karda kaçılmıyordu ki. Birden canlının yaklaştıkça büyüyen kulaklarından bunun bir tavşan olduğunu anladı. "Oh be!" dedi, "Şans benden yana." Zaten tavşan da kendine beş altı metre kala durmuş, sonra da tekrar tepeye doğru koşarak gözden kaybolmuştu. Sevinçle "Bunu da atlattık." dedi. Hemen aklına "Penceresi cam cama muallim/Selam verdim amcama muallim." Türküsü gelince onu söyleyerek yola devam etti.

Bir süre sonra arkadan bir ses duyar gibi oldu. Ses yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. İnadına arkaya bakmadı. "İyiceden emin olmadan bakmayacağım." dedi. Sonra kulağına çok hoş gelen nağme gibi bir ses duydu.

"Hocam, hocam! Şehre doğru gidiyoruz. Gelmek ister misin?" Sol tarafta duran araçtan böyle sesleniyorlardı.

"İstemek mi?" Tercih şansı var mıydı ki... "Hayatımda duyduğum en güzel söz bu olsa gerek." dedi. Arabaya hızla bindi. Araba önce karda patinaj yaptı, sonra ağır ağır hareket etti.

Sıcak ortam ve radyodan gelen müzik insanı mest ediyordu: "Duruşun andırır asil soylu mu?/ Hisar, Kuruçeşme, Sahilboylu mu?/ Arnavutköylü mü Ortaköylü mü?/ Kız sen İstanbul’un neresindensin?"

Kendini bir an İstanbul’da düşünürken şoförün sesi:
"Hocam, asfalta çıktık. Sana uğurlar ola... İyi bayramlar."

Paylaş:
3 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Ürperten yolculuk Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Ürperten yolculuk yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
ÜRPERTEN YOLCULUK yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL