Sahip olduğunuz koşulları değiştirmek için, önce farklı düşünmeye başlayın. norman vincent peale
H.Pampal
H.Pampal

TÜRK DÜNYASI

Yorum

TÜRK DÜNYASI

0

Yorum

2

Beğeni

0,0

Puan

181

Okunma

TÜRK DÜNYASI

Hüdavendigar PAMPAL

Türkiye’nin Kafkasya ve Türkistan’daki bağımsız Türk devletleri ile olan ilişkileri, 1991’de (S.S.C.B) Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’nin dağılması ile başlamıştır.
O dönem, Türkiye’nin model ülke olma, ağabeylik yapma ve uluslararası sisteme yeni katılan ülkelerin entegrasyonu meseleleri şeklinde oluşmuştur. Fakat Türkiye’nin başlangıçta duyduğu heyecan, şevk ve arzu; daha sonra takip edilen hatalı politikalar (Türkiye’ye maddi konuda vaat edilen yardımların Batılı ülkeler tarafından yerine getirilmemesi), zayıf ve yetersiz ekonomik araçlar, küresel siyasetteki zikzaklar sebebi ile büyük bir hayal kırıklığına dönüşmüştür. Buna iktidara gelen hükümet ile birlikte Türkiye’nin ilgi alanının daha çok Orta Doğu ve eski Osmanlı coğrafyasına kayması da vesile olmuştur. O dönemde eski Türkistan coğrafyasına ilgi azalırken, enerji ve diğer ekonomik sebeplerle Kafkasya’ya yönelik ilgi her daim artarak devam etmiştir.
Fakat Türkiye’nin Orta Doğu’da beklediği başarıyı elde edememesi (İpek Yolu Projesi, Hazar Bölgesi doğal gazı ve petrolüne Avrupa’nın ihtiyacı) gibi sebeplerle Türkiye’nin yönünü tekrar Türk dünyasına dönmesini bir nevi mecburiyet haline getirdi. Bu süreçte Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulması, İkinci Karabağ Savaşı’nda Azerbaycan’ın elde ettiği zafer, hem Türkiye-Azerbaycan ilişkilerinde kurumsallaşmanın yaşanmasına hem de Zengezur Koridoru’nun açılmasından sonra Türk Dünyası’ndaki ülkeler arasındaki ekonomik, kültürel ve siyasal bağlar adeta ete kemiğe bürünmüş ve bu ülkelere cesaret vermiştir. Daha açık bir ifadeyle, 1991 yılında S.S.C.B’nin dağılması ile bu coğrafyada dil ve kültür olarak birbirinden uzaklaşmaya başlayan Türk dünyası için her alanda yeni ufuklar açmış, yeni imkanlar sunmuştur. Bunu doğru şekilde değerlendirme ve yönetme gayretleri, bağımsızlığın ilk gününden itibaren (Türkiye’nin tekrar Orta Doğu’ya yönelmesi hariç) her alanda bazen yavaşlayarak bazen de hızlanarak devam etmiştir.
Bu faaliyetleri sıralamak istersek:
TİKA, Yunus Emre Enstitüsü, Maarif Vakfı, Türk Dünyası Belediyeler Birliği, İslam Konferansı Örgütü vb. gibi faydalı çalışmalarla gelişerek iş birliği devam etmektedir.
Bu Türk cumhuriyetleri içinde ticari ilişkilerimizi sıralarsak; Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Kırgızistan’dır.
Bu Türk cumhuriyetlerinden en çok sermaye çeken ülke Kazakistan’dır (zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olması ve jeopolitik konumu sebebiyle). Türkiye ile dış ticaretinin düşük kalmasının sebebi, ülkenin en önemli ihracat kalemlerinden olan petrol ve doğalgazın taşıma maliyeti ve daha da önemlisi Rusya ve İran gibi rakiplerinin bulunmasıdır.
Özbekistan ile ticaretin payı düşüktür. Bundaki sebep, taşımacılıkta yaşanan sıkıntılar hatta çilelerdir. Fakat iyi yönü, Türkiye-Özbekistan Üniversitesi’nin kurulması, Türkiye’nin Özbekistan kültürünün başka ülkeler tarafından kontrol altına alınması çabasına karşı ortak kültürel çalışmalara girmesidir. Dilerim bu ortak çalışma, zamanla başka ülke ve diasporalara hizmet eder hale dönüşmez ve Türkiye bu kültürel iş birliğini teknolojiye ulaşma ve sahip olma stratejisinden taviz vermeden devam ettirir.
Türkmenistan dış ticaretinde Türkiye’nin belirli bir yeri vardır. Bunlar: tarım, hayvancılık ve imalat sanayi gibi. Ama esas belirleyici olan, Türkmenistan petrol ve doğalgazına Avrupa’nın olan ihtiyacıdır. Türkmenistan’ın Hazar’dan çıkardığı doğalgaz ve petrolü Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırma projesidir. Bu proje, Türkmenistan ve Türkiye için olmazsa olmaz projelerdir, stratejik açıdan da çok önemlidir.
Kırgızistan’a gelince; imalat sanayi ürünleri, temizlik malzemeleri, bakliyat ürünleri ve bazı yeraltı madenleridir. Bu devletlere ilaveten Hakasya Cumhuriyeti, Tuva Cumhuriyeti, Altay Cumhuriyeti, Kırım Cumhuriyeti, Çuvaşistan Cumhuriyeti, Tataristan Cumhuriyeti, Yakutistan, Kabarday-Balkar Cumhuriyeti, Başkırdistan Cumhuriyeti, Karakalpak Cumhuriyeti, Dağıstan Cumhuriyeti, Gagavuz Cumhuriyeti, Uygur Özerk Bölgesi (Doğu Türkistan) ile de ilişkileri daha da geliştirmek gerekmektedir.
Türk cumhuriyetlerinin nüfusunun büyük çoğunluğu Müslümandır. Ancak farklı mezhepler, Hristiyan ve Şamanist gruplar da vardır. Bunlarla da ilgilenmek, eriyip gitmelerini önlemek şarttır. Yani bu; Türklerin başka ülkelerin ve diasporaların kontrollerine girmelerini engellemek şarttır, hatta bunun ötesinde elzemdir. Bunu şunun için yazdım: S.S.C.B. ile ortak geçmişinden dolayı Orta Asya’da (Türkistan’da) Rusya’nın ciddi bir ağırlığı vardır. Bu ağırlık bazen azalırken bazen de artmaktadır. Son yıllarda ise Avrupa Birliği ve ABD’nin yanı sıra Çin de bölgede gittikçe güçlenmektedir. Çin’in bölge ülkelerini borçlandırarak, teknolojik üstünlüğünün yardımıyla bu güçlenmesinin hakimiyete dönüşme riski vardır. Batılı ülkelerin ise yeraltı kaynaklarına göz diktikleri bir hakikattir. İşin iyi tarafı ise Türk cumhuriyetlerinin temel kültür değerleri, birçok ülkenin bu ortak kültür değerlerini yok etme çabalarına ve kısmi başarılarına rağmen, yine de geçmiş Türk kültüründen derin izler taşımaya devam etmektedir.
Şunu söyleyebiliriz ki:
Kültürel değerlerin terminolojisinde, bazı ses ve morfolojik değişimler dışında dil tamamen Türkçedir. Türkiye’nin kardeşlik hukuku çerçevesinde gönüle doğrudan hitap etmeyi hedef alan hizmet ve çalışmaları (hem devlet eliyle hem de sivil toplum kuruluşları eliyle) mutlaka devam etmeli, bu hizmet ağına başka ülkelerin sızmasına fırsat verilmemelidir.
Bu ortak kültürel değerlere örnek vermek gerekirse, en önemlisi şüphesiz Nevruz’dur.
Türkistan coğrafyasındaki 21 Mart’taki Nevruz kutlamalarının ön hazırlığı, bir gün önceden hazırlanmaya başlayan (Sümölük) yemeğidir. Bu yemeğin ortaya çıkış hikayesini "Mehmet Akif Ersoy’un Koca Karı ile Ömer öyküsünde" de görmekteyiz. Anadolu’daki kapı işlemeleri, aynı biçimde bugün dahi Özbekistan’da devam etmektedir. Türkmenistan’da dokunan kilimlerdeki desenler, Anadolu’dakilerle aynıdır. Demek istediğim, hem aynı kökten geliyor olmamız hem de aynı inancı paylaşıyor olmamız, o kadar çok kültürel ortaklık oluşturmuştur ki, bu ortak yanlarımızı ön plana çıkarmaya devam etmenin yanı sıra, yeni iş birliği alanları oluşturarak eğitimde, teknolojide, uygarlıkta kısacası dünyada ileri bir rol oynayacak düzeye ulaşmak için gayretlerimizi artırmalıyız. Bizi inanç anlaşmazlığının tuzağına çekerek teknolojiden geri bırakma (daha açık söylemek gerekirse), zeki ve düşünebilen insanlarımızın teknolojiyle yakınlaşmasını önlemek isteyenlere fırsatı vermemek zorunda olduğumuzu asla unutmamalıyız.
Günümüzde Orta Asya olarak adlandırılan Türkistan; İran’ın Horasan bölgesinden başlayarak, kuzey Afganistan’dan Çin’in (Tun-huang) bölgesine kadar uzanan, oradan Mançurya’nın batısına ulaşan, Moğolistan’la beraber Güney Sibirya’nın tamamını içine alan kadim topraklardır. Günümüzde çoğunluğu Uygur ve Kazak Türkleri ile diğer Türk topluluklarının oluşturduğu, Çin Halk Cumhuriyeti’nin hakimiyetindeki bölgeye Doğu Türkistan; 1924’ten sonra Sovyet hakimiyetine giren bölgeye Batı Türkistan; günümüzde Afganistan sınırları içinde kalan bölgeye ise Güney Türkistan denilmektedir.
Rus işgali öncesinde, hanlıkların hem kendi arasında hem de İran ile aralarında çok ciddi mücadeleler olmuştur.
Türkistan hanlıkları, Osmanlı Devleti ile ilişki içinde olmaya hep önem vermişlerdir.
Özellikle Özbek Hanlığı’nın Horasan cephesinde İran’a karşı mücadelede, Osmanlı Devleti’nden savaş malzemesi ve askeri yardımlar aldıkları bilinen bir husustur.
Osmanlı-Türkistan ilişkileri sadece siyasal olmayıp (bilimsel, ticari ve hac ile ilgili faaliyetleri de kapsamıştır). Bu ilişkiler, Kurtuluş Savaşı sırasında / Türk-Sovyet ilişkilerinin olduğu dönemlerde devam etmişse de (bu arada, Türkistan ve Sovyetler Birliği’nden Türkiye’deki Kurtuluş Savaşı’na verilen maddi ve insani yardım unutulmamalıdır), ne yazık ki Sovyetler Birliği kurulup tüm Orta Asya’ya hakim olduktan sonra ilişki azalmış ve S.S.C.B.’nin izin verdiği ölçüde, daha çok kültürel olarak devam etmiştir.
Şunu söylemeliyiz ki; Türkistan hanlıklarının zayıflatılması ve Rus işgaline uğramasında İran’ın da çok ciddi payı olmuştur.

Şöyle ki:
İran, bir taraftan farklı tarihlerde Türkistan hanlıklarıyla askeri mücadelelere girmiş, diğer taraftan da Türkistan’ı Orta Doğu’ya bağlayan ticaret yollarını kapatarak Türkistan hanlıklarının ekonomik açıdan zayıflamasına sebep olmuştur. Dahası, İran, Türkistan’ı işgale gelen Rusya Çarlığı’na lojistik destek sağlamıştır. Rusya, Türkistan bölgesine girdikten sonra izlediği politikalarla varlığını kalıcı hale getirmeyi ne yazık ki başarmıştır.
Bunun sonucunda, Osmanlı Devleti’nin Türkistan ile ilişkileri Safeviler ve Rusya Çarlığı odaklı şekillenmiştir. İran ve Rusya; Osmanlılar ve Türkistan hanlıkları için ortak ve müşterek düşman olarak görülmüş ve değerlendirilmiştir. Bu sebeple, Osmanlı-Türkistan dayanışması ve dostluğu zorunlu hale gelmiştir. Ayrıca, Rusya’nın Osmanlı ve Türkistan aleyhine büyümesini sürdürmesi, bu iki coğrafyayı birbirine daha da yakınlaştırmıştır.
Şurası bir gerçektir ki; Rusya’nın Türkistan’ı işgali sırasında, Türkistan hanlıkları Osmanlı Devleti’ne elçi göndererek yardım istemiş, ancak sıkıntılı bir dönemde olan Osmanlı Devleti maalesef bölgeye yeterli derecede destekte bulunamamış ve sonuçta Rusya’nın bölgeyi işgaline engel olamamıştır. Böylece, 1873’te Türkistan hanlıklarının tamamı Rusya tarafından işgal edilince, Osmanlı-Türkistan hanlıkları arasındaki siyasi ilişkiler de sona ermiştir.
SSCB döneminde ise, 19. yüzyıldan itibaren Rusya Çarlığı’nın egemenliğine giren Türkistan, 1917 Devrimi ile Sovyet rejiminin hakimiyeti altına girmiştir. Sovyetler Birliği, başlangıçta çok milletli, çok dilli ve çok dinli bir görünüm sergileyip farklılıklara saygılı olacağı prensibiyle hareket etmiş ve bu konularda bazı iyileştirici düzenlemeler yapmışsa da, Bolşevikler gerekli tedbirleri alıp kontrolü tam olarak ele geçirdikten sonra, uzun vadede birlik içindeki farklılıkları ortadan kaldırarak "tek tip Sovyet" hedefine yönelmiştir. Bu modelde, insanların dilinin Rusça, dininin ateizm, milliyetinin ise "Sovyet" olması, devletin resmi politikası haline gelmiştir.
Türkistan’daki ülkeler arasında yaşanan en önemli problemlerden biri sınırlardır. Bölgedeki ülkelerin hemen hepsinin arasında sınır sorunu bulunmaktadır. SSCB döneminde çizilmiş sınırlar, bir taraftan bölge barışını ciddi şekilde tehdit ederken, diğer taraftan bölgede daima Rusya’nın hakemliğine ihtiyaç duyulacak şekilde oluşturulmuştur. (Tıpkı Orta Doğu ülkeleriyle sınırlarımızın oluşturulması gibi).
Şimdi de Türkistan’daki Türk cumhuriyetleri arasındaki sorunları sıralarsak; etnisite, radikalizm, uyuşturucu trafiği, insan kaçakçılığı ve sınır ihtilaflarıdır. İşin daha da kötüsü, bu ülkelerin iç ve dış güvenliği SSCB tarafından sağlanmış ve bu oluşumun zafiyeti nedeniyle ortaya çıkan güç boşluğu, bir taraftan bölgesel ve küresel güçler, diğer taraftan yasa dışı örgütler tarafından doldurulmaya devam etmiştir. Bu durum, doğal olarak Rusya ve Çin’in gücünü artırmıştır.
SSCB’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını kazanan Türk cumhuriyetlerini ilk tanıyan ve büyükelçilik açan Türkiye olmuştur. Yazının başlangıcında belirttiğim üzere; Türkiye, bu Türk cumhuriyetlerine uluslararası alanda rehberlik etmiş, BM, IMF, Dünya Bankası gibi kurumlarla ilişkilerinin tesisine yardımcı olmuştur. Döneme göre samimi ilişkiler geliştirilmiş ve "Adriyatik’ten Çin Seddi’ne uzanan Türk dünyası" ifadesi popüler bir söylem haline gelmiştir. Ancak, bu söylemin bölge ülkeleriyle çok yönlü ve derin ilişkileri olan Rusya’yı rahatsız etmesini doğal karşılamak gerekmektedir.
Bu sebeple, Türkiye’nin Türk dünyası ile ilişkilerinde Rusya ile mutabakat sağlamaya çalışması gayet normal ve akılcı bir davranıştır.
Dış politikada Türk dünyası ile yeterli ilişkileri geliştirememe sebeplerinden biri de, Türk dünyasına ekonomik olarak güçlü bir şekilde girmemizi engellemek için ekonomik gücümüzü ve enerjimizi Orta Doğu’da harcatma ve tükettirme politikalarıdır. Bu durum, hem iç barışımızı bozmakta hem de devletin ve toplumun üzerinde bir yük oluşturmaktadır. Bazı müttefiklerimizin bizi ısrarla Orta Doğu’ya çekme ve yönlendirme çabasına bu açıdan bakmakta şüphesiz yarar vardır.
Tekrar Türk dünyası coğrafyasına dönersek; Türk cumhuriyetleri genç nüfusa sahip olsalar da, bu gençlerin mesleki eğitimleri ideal noktanın çok gerisindedir. Bu doğrultuda, Türkiye’de bulunan işletmelerin ve eğitim veren kuruluşların Türk cumhuriyetleri ile iş birliği halinde olmaları çok önemlidir.
Okul müfredatları, teknik ve çağa uyumlu (elbette ülkenin koşulları dikkate alınarak) belirlenmeli ve vasıflı insan yetiştirilmesi sağlanmalıdır. Din alanında, başka ülkelerin organize olarak siyaseti ve ekonomiyi yönlendirmelerine fırsat verilmemelidir.
Unutulmamalıdır ki; Türkiye’de olduğu gibi, kimi ülkelerde de din adamı yetiştirme ve bu kişileri inanç kimliği ile diğer ülkelerde kendi hakimiyet alanları oluşturma çabası tarih boyunca hep var olmuştur ve olacaktır da...
Türk cumhuriyetlerine yayın yapan Türk-Avaz, Türkiye Türkçesinin kabul görmesi çalışmasını ihmal etmemelidir. (Tabii Türk dünyası ortak dil özellikleri geliştirilerek).
Türk Dünyasının Latin Alfabesine Geçişi ve Ortak İletişim Dili
Türk dünyasının Latin alfabesine geçişi tavizsiz bir şekilde sağlanmalı ve ortak iletişim dilinde buluşabilmek için daha fazla çaba gösterilmelidir. Türk dünyasının ortak hukuk sisteminde buluşması, sadece arabuluculuk sistemiyle sınırlı kalmamalıdır.
Din Alanındaki Boşluk ve Müslümanlık
Din alanındaki boşluğu, Müslümanlık etiketini kullanarak hangi ülkelerin ve sermaye gruplarının kendilerine alan açma ve doldurma çalışmaları içinde oldukları dikkatle takip edilmelidir. Bu çalışmalarda, evrensel bir din olan Müslümanlığın Arap ve Fars milliyetçiliğine hizmet eder hale gelmesi veya getirilmesi engellenmelidir.
Basın organlarına sızan bilgilere göre, dünya politikasında yer almak isteyen ülkelerin Arap ve İran üniversitelerinde kurdukları kürsüler vasıtasıyla inandırıcılıklarını güçlendirerek yayıldıkları bilinmektedir. Diğer taraftan, son 500 yıldır İslam dünyasında ciddi sayıda bilim insanının çıkmadığı veya çıkamadığı gerçeği dikkatle analiz edilmeli ve İslam toplumlarının inançları ilim ile barışık hale getirilmelidir.
Şii Dünyası ve Türkiye
Şii dünyası da Türkiye’nin ilgi alanında olmalıdır. Aksi takdirde, bu inançtaki Türkleri yüzyıllar içinde kaybetme riski vardır. Mezheplerin birbirleriyle olan ve esasında ayrıntıya dair az sayıdaki ayrılık noktaları yerine, sayıca daha fazla olan ortak noktalara odaklanılmalı ve aradaki farklılıklar karşılıklı sevgi ve saygı ile değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, Türk dünyasının çıkarına olacaktır.
Türkiye’nin Dini Kurumları
Türkiye olarak elimizdeki iki önemli dini kurum olan İmam-Hatip liseleri ve İlahiyat fakülteleri, Sefevilik ve Batıni eğitimlerden arındırılıp, Türkiye ve Türk dünyasında Selefi grupların doldurduğu alanlar geri alınarak, bilimle buluşan ve kaynaşan bir din anlayışına kazandırılmalıdır.
Bazı dini kurumlarda okuyan öğrenciler arasındaki Türkiye düşmanlığı çok tehlikeli boyutlara ulaşmaktadır. Bu öğrencilerin yurt dışına Türkiye adına gönderilmeleri, tehlikeyi daha da vahim hale getirmektedir. Ayrıca, medyada bazı dini okulların başka ülkelere ait olduğu veya ortak olarak açıldıklarına dair haberler çıkmakta ve bu haberler yetkililer tarafından yalanlanmamaktadır.
Türk Diasporası ve Ortak Hareket Bilinci
Dünyanın büyük devletlerinde politik ve ekonomik yapı diasporası vardır. Ancak bu yapı, Türk dünyasında henüz oluşamamıştır. Bu sebeple, bu ülkeler arasında ortak hareket bilinci, yardımlaşma ve azami bir ortak değerlendirme bakış açısı bulunmamaktadır. Böylesine önemli bir Türk diasporası için ekonomik ve eğitim yatırımları büyük önem taşımaktadır. Çünkü biliyoruz ki, ekonomik, siyasi ve ticari ilişkilerin gelişmesiyle oluşan iş hacmi ve potansiyeli, dev bir Türk dünyasını ortaya çıkaracaktır.
Ayrıca, eğitim, kültür ve sanat ile din alanında yapılacak çalışmaların neticesinde, Türk dünyasını düşünsel ve fikirsel anlamda yönlendirecek bir aydın kesimi (zümresi) oluşacaktır. Yani, Türk dünyasının yolu ve hedefi "Dilde birlik, fikirde birlik ve işte birlik" olmalıdır. Tabii ki, bu birlik dostluk ve barış anlayışı içinde gerçekleşmelidir.
Not: Türk dünyası entegrasyonuna Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin de ilave edilmesi, çok isabetli ve fevkalade doğru bir karar olmuştur.
Kaynaklar:
Türkiye’nin Türk Dünyası ile İlişkileri (Recep Yürümez)
Bağımsızlıklarının 30. Yılında Türkiye-Orta Asya Türk Cumhuriyetleri İlişkisi
Cumhuriyetin Yeni Yüzyılında Dış Politikada Türk Dünyası Vizyonu (Yusuf Ziya Bölükbaşı)
Türkiye-Türk Dünyası İlişkilerinin Geleceği, TESAM Araştırma Raporları (Dış Politika Raporu-13)
Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Türkiye İlişkileri (Mehmet Yüce, SETA)

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Türk dünyası Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Türk dünyası yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
TÜRK DÜNYASI yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL