Düşünmek kolaydır, yapmak zordur. dünyada en güç olan şey de düşünüleni yapmaktır. goethe
H.Pampal
H.Pampal

İSTANBUL ANILARI

Yorum

İSTANBUL ANILARI

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

61

Okunma

İSTANBUL ANILARI

İSTANBUL ANILARI
Hüdavendigar PAMPAL

Yıldız Sarayı’nda oturmuş çay içiyorduk. İstanbul’a geleli neredeyse bir yıl olmuştu. Yıl 1986’ydı. Gazetelerde, kitaplarda ismini okuduğum, resmini gördüğüm Yıldız Sarayı gerçekte nasıldı? Artık daha objektif değerlendirme yapabiliyordum. Vardığım karar; hayallerimdeki gibi değildi. Halbuki arkadaşlarımla burada buluşmayı özellikle ben istemiştim. Basında okurken her bir çiçekten gizli kalmış köşesinden bir hatıra çıkıp dile gelecek, geçmişi yad edecekmiş gibi...

İşte artık oradaydık. Fakat gözlerim ağaçların altında gezen, insanı kokusuyla mest eden çiçekleri, göğsünden karanfil düşüren sultanları beyhude arıyordu. Halbuki düşen karanfili vereceğim sultanlar olsun, bunu öyle isterdim ki öyle olamayacağını bile bile... gönül işte. Hoş duyguların sahibi... Bu duyguyu Fatih Dershanesinde onu gördüğümde hem de tam karşımda durup bana dikkatlice baktığında yaşamıştım. Kiminle mi? Ben de merak edip sordum. İsmi Hanzade’ymiş, fakat sadece bakıp geçti... Birkaç gün sonra da bir daha gelmemek üzere dershaneden ayrıldığını duydum..

Arkadaşlara Yıldız Sarayı’nda oturmayı teklif etmemin altında belki de Hanzadelerle karşılaşma ihtimali vardı. Belki de olabilirdi...

Aslında İstanbul’a gitmemde birçok neden vardı ama bunlar içinde en önemlisi İstanbul’la ilgili şiirler ve şarkılardı. İstanbul’la ilgili şiirler, bu şiirler yazılırken kullanılan Türkçenin güçlü kelimeleri birer etkendi. O yıllarda moda olan “İstanbul’da bir güzel, İstanbul kadar güzel” şarkısı kararımda etkiliydi. Hele o “Kız sen İstanbul’un neresindensin” şarkısı yok mu?

Kısacası her şiir, her İstanbul fotoğrafı, her İstanbul filmi içimi gıdıklıyordu.

Sıkıldığım zaman dinlenmek için ‘Fahriye Abla’ şiirini okurken hep İstanbul hayaline dalardım.

“Önce upuzun sonra kesik saçın vardı Tenin buğdaysı, boyun başak kadardı. İçini gıcıklardı bütün erkeklerin Altın bileziklerle dolu bileklerin Açılırdı rüzgarda kısa eteklerin Açık saçık şarkılar söylerdin en fazla. Ne çapkın komşumuzdun sen Fahriye Abla.”

Beşiktaş’a taşındığım günün ilk gecesi deniz kenarına oturup sabaha kadar yakamozları seyretmiştim; çünkü seyrettikçe dinleniyordum. “para sesi, su sesi, kadın sesi” Üçü de İstanbul’da mevcuttu... İyice emin olmuştum ki, İstanbul’da kendimi buluyordum, ama istiyordum ki İstanbul da beni bulsun.

Bu düşünceler içerisindeyken arka masalarda bir kıpırtı hissettim, dönüp baktığımda masaları dolaşan bir TRT (televizyon) ekibi gördüm. Ekip, masaları dolaşarak gerekli gördükleriyle röportaj yapıyordu. Sonra bizim masaya geldiler. “Türk Toplumunda Kadının Yeri” konulu röportaj yapıyoruz, sizinle de yapalım, dediler. Televizyon ekibi epeyce kalabalıktı. Belli ki bu programı çok ciddiye alıyorlardı. Masadaki tüm arkadaşlarım sanki sözleşmiş gibi dönüp bana baktılar ve Hüdavendigar konuşsun, hem söyleyecek sözü var hem de topluma mesaj vermeyi sever, dediler.

O yıllarda İran’da rejim çoktan değişmiş, Şah Rıza Pehlevi gitmiş, yerine Humeyni gelmişti. Ve bu değişiklik beraber yüzbinlerce İranlı Türkiye’ye gelmiş, bir kısmı da İstanbul’a yerleşmişti. Türk toplumunda kadının yeri ve itibarı tartışmalarının fitili ateşlenmişti. Belki de bu röportaj o tartışmalara bir cevap özelliğindeydi veya en azından ben böyle düşündüm.

Yaşadığım bölgede kadın, erkek her zaman eşit durumdaydı. Çalışmaya ve sosyal hayata beraber katılırlardı. Erkek neyse kadın da oydu. Okuma hakları, miras hakları vs. eşittir, diyecektim ki çiftçilik yaparken işçi başının işçilere uyguladığı baskı; hatta zulüm gözümde canlandı. Memleketim Kadirli’de çiftçilik yaptığım günler, o günlerde de amelelik yapanlar aklıma geldi. Bunların çoğu ‘kadın’dı. Ama başlarındaki kişi mutlaka bir erkek olurdu. Sert ve otoriter erkek ‘amele başı’ belki evinde sert değildi, ama tarlaya geldiğinde sertleşiyordu. Bunların görevi hem işçiyi bulmak hem de iş ihmallerini önlemekti. Zaten güneş yeteri kadar eziyet ediyordu. Daha fazlasına ne gerek vardı ki... Ben de dahil zaten 40 derecenin çok üzerinde sıcakta çalışıyorduk. Güneş o kadar yakıcıydı ki üç beş gün içinde herkes esmerleşiyordu. Bırakın beyaz tenli olanı, sarışınlar dahi esmerleşiyordu. Esmerleşmeseler dahi kırmızılaşıyordu... Başına bağladıkları eşarp, bazen taktıkları şapka, güneş hiçbirini engel olarak tanımıyordu..

İnsanın kazma sallamaktan, pamuk toplayıp taşımaktan kolları uzuyor vücut orantıları bozuluyordu... Çukurova’nın çilekeş kızları diye düşündüm. Her ne kadar türküler buğday tenli, başak boylu, hilal kaşlı diye anlatsa da gerçek öyle değildi. Hele çapa yaparken, pamuk toplarken öğle paydosunda onlarca insanın traktörün römorkunun altında ancak başlarını sokacak yer bulabilmeleri, vücutlarının geri kalanının o yakıcı güneşin altında kalması o yorgunluk içinde tam uyumaya başlamışken, işçi başının “hadi kalkın” sesiyle irkilerek söylene söylene işe başlamaları. İşçi başına ben de kaç defa paydosu biraz daha uzatmasını söylesem de iş prensibi deyip kestirip atıyordu. Bunlara ben de çok kızıyordum ama neylersin, işi bırakıverirlerdi.

Her şey çalışanın aleyhineydi. Fakat çile sadece çalışanlara mahsus değildi. Bizim de tarlamız sınırlıydı, tabi gelirimiz de... Ama çiftçilik yapmanın en güzel tarafı ‘pamuk ekiyorum, Adanalıyım’ dediğimde büyük toprak sahibiymiş gibi itibar görmemdi. Bu çok hoşuma gidiyordu.

Tüm bunlar bir an gözümün önünden geçse de böyle bir konuşmayı duygusal yapamazdım. Bu sebeple ‘kadının itibarının ve sosyal statüsünün güçlendirilmesinin’ şart olduğunu, zaten Türklerde bunun bir gelenek olduğunu, ama bu durumun devamlı olması için ekonomik, kültürel, sosyal yönden iyileştirici tedbirlerin alınması gerektiğini güzel bir şekilde anlattım.

Konuşmamın güzel olduğunu arkadaşlar söylediler. TRT ekibinin tavır ve bakışlarından memnun olduklarını anlayınca bayağı rahatladım. Rahat olduğumda güzel fıkralar anlatır, güzel espriler yapardım. O gün de öyle oldu. Çok güzel bir gün geçirdik.

1987-1989 aralığında Kadıköy’de Boğaziçi Test diye bir dershanede matematik-geometri öğretmenliği yapıyordum. Dershanenin sahibi kim miydi? Sıkı durun ha! Sanatçı Yavuz Bingöl’ün babası Yılmaz Bingöl’dü, dost bir insandı. İkinci karısı Kayserili olduğu için ben de Adanalı olunca bana çok yakın davranırdı.

Yine bir gün dershaneye gittim. Öğrencilerim beni severdi, o gün beni merdivenlerde onlarca öğrenci karşıladı, etrafımdaki öğrencilerin bakış ve davranışlarında bir gariplik vardı. Osmaniye’de öğretmenlik yaptığım okulda masamın üzeri mevsimine göre elvan elvan çiçeklerle dolardı. En çok çiçekler bana gelirdi. Fakat İstanbul’da öğrencilerden o güne kadar hiç çiçek gelmemişti. O gün bana çiçekler de ikram edilince daha da çok şaşırdım. Nihayet öğrenciler ağızlarındaki baklayı çıkardılar.

"Hocam, akşam televizyonda çok iyi konuştunuz. Hem de yakışıklıydınız." sözlerini duyunca durumu anlamıştım. Olay şuydu; o akşam TRT’de benim Yıldız Sarayı’nda yaptığım röportaj yayınlanmış. Sadece benimki değil ha, başka kimin mi? Yazar, kadın hakları savunucusu Duygu Asena ve dönemin başbakanı Turgut Özal’ın karısı Semra Özal’ın. Yani üçümüzün konuşmasını arka arkaya vermişler. Diğer röportajlar beğeni toplamamış, öne çıkan benimki olmuştu.

Bir anda dershanede popüler olmuştum. Hatta Yavuz Bingöl de tanışmaya gelmişti. Hem babasını ziyaret hem de beni merak etmişti. Zaten o sıralar bağlama kursuna devam ediyordu. Yani onun da mesleğindeki bahar yılları.

Dershanede öğle molası için son dersten çıkmış, yemeğe gitmek için hazırlık yapıyordum. Arkadaşlar seslendiler: "Pampal, misafirin var. Öğretmenler odasında seni bekliyorlar." Hemşerilerimden biri mi veya başka bir arkadaş mı diye düşünerek odaya girdim. Karşımda iki kişi duruyordu. Birisi dershanedeki öğrencim, ama diğerini hiç tanımıyordum. Beni görünce ayağa kalktılar. Bir anda heyecan ve ter içinde kaldım. Çünkü karşımdakinin boyu başak, kaşı hilâl, kirpikleri ok gibiydi. Sanki bir rüya âlemindeydim. Elini uzattı, hafif bir tebessümle "Ben Sevkan." dedi ve devam etti.

"Akşam televizyonda seyrettim. Fikirlerin çok güzeldi, tanışmak için geldim." Neyse uzatmayayım. Sevkan’la biz dolaşmaya başladık. Gece gündüz demeden dolaşıyoruz. Tekstil fabrikaları varmış, ondan bahsetti, yazın tatile Amerika’ya gidiyormuş, ondan bahsetti. Sonra da "Amerika’ya beraber gideriz." dedi. Dedi de ben bir öğretmenim, nasıl gideceğim diye soramıyorum, mutluluğumuzu bozmak istemiyorum. Fakat bir öğretmenin geliri ne olabilir ki? Bunları neden düşünmüyorsun demiyorum, diyemiyorum ki. Ekonomik şartlarımın yetersizliğine ilk yoğun isyanımı o günlerde yaşadım. Yaşasam ne olurdu ki şartları değiştiremedikten sonra.

Bu arada yavaş yavaş yaz tatili de yaklaşıyordu. Ben ise yaklaşmasını hiç istemiyordum. O, Amerika’dan benim artık ailesiyle tanışmam gerektiğinden bahsettikçe bende oluşan dalgınlıktan, heyecandan onun yaşantısına ayak uyduramama korku ve tedirginliğini yaşadığımı anladığı ortadaydı. Zaten anlamaması da imkansızdı.

Yine bir gün Kadıköy’de deniz kenarında iskeleye yakın bir yerde buluştuk. Fakat benimle göz göze gelmek istemiyordu. Kısa bir merhabadan sonra yavaş ve kararlı bir ses tonuyla "Ben Amerika’ya gideceğim. Senin ise gelmeyeceğin, gelemeyeceğin ortada." dedi ve ayrıldık. Ama dostça.

Ben yıllar sonra Adana’ya döndüm ve eğitimciliğe devam ettim. Ama şunu söyleyebilirim: Yeni bir film sanatçısı veya manken çıkmış dediklerinde gözümde Sevkan canlanır ve onunla anılarım canlanır. Geçmişe bakarken gözlerim buğulanır ve Zerrin Özer’den dinlediğim şu şarkı aklıma gelir:

"Uslan artık deli gönül,
Bak gelip geçiyor ömür,
Uslan artık deli divane gönül."

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
İstanbul anıları Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz İstanbul anıları yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
İSTANBUL ANILARI yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL