0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
227
Okunma

Hüdavendigar PAMPAL
Hüdavendigar hoca, uykusu bölük pörçük geçen gecenin sabahın da kalkıp, giyindi. Ve dolmuşa bindi. Otururken hafifçe geriye yaslandı. Araba yavaşça hareket etti.
Bir an dershanedeki geçen günlerini düşündü: “Çay koydun mu? Ya temizlik... Güzel!” / “Günaydın Müdür Bey.” / “Günaydın hocam. Buyur, otur.” Dershanede günler böyle başlıyordu. Nasıl da geçmişti yıllar nasıl. Hemen o şarkıyı hatırladı:
Nasıl geçti habersiz
O güzelim yıllarım
Bazen gözyaşı oldu
Bazen içli bir şarkı
Oldum olası bir olay olduğunda, o olayla bağlantılı ya bir şarkı hatırlardı ya da bir şiir. Zaten şiirle veya şarkıyla ders anlatmayı severdi. “Hele de hocam? O şarkının, şiirin devamı nedir?” diye sorduklarında çok mutlu olurdu. Çünkü hatırlayıp söylemek eğitim yönünden doğru da oluyordu. Bir taraftan öğrencilerle empati kurmayı sağlıyor diğer taraftan da öğretmenin itibarı güçleniyor, belleği tazeleniyor yenileniyordu. Bir defasında yolda yürürken, birisi, “Siz, geometri öğretmeni Hüdavendigar hoca mısınız?” diye sormuş, sonra da, “Siz sınıfta üçgeni anlatırken, durup sınıfa dönerek
Gurbet ademden kara, hasret ölümden acı.
Ne zaman tükenecek bu yollar, arabacı?
Henüz bana "Yolunun sonu budur!" denmedi,
Ben ömrümü harcadım, bu yollar tükenmedi.
(Faruk Nafiz Çamlıbel)
şiirini söyleyip sonra da soruyu çözmeye başlamıştınız. İşte o andan sonra geometriyi sizinle sevdim, hâlâ da seviyorum.” demesi yok mu? Tanrım, ne kadar mutlu etmişti. Bilseniz ne kadar.
Araç, ani bir frenle sarsılarak durdu. Hüdavendigar hoca bu düşüncelerden bir anda sıyrıldı.
Şoför “Hastanede inecekler, hastanede inecekler!” diye sesleniyordu.
Yerinden kalkarak yavaşça aşağı indi. Hastanenin önünden yürüyerek sağa saptı, yürümeye devam etti. Tarife göre dershane sol tarafta idi. Kolaylıkla buldu ve merdivenlerden yukarı çıkarak “Müdür bey burada mı?” diye sordu. Çünkü kendi dershanesi kapandıktan sonra hem ekonomik hem de sosyal yönden sıkıntıya düşmüştü. Gerçi çevresi genişti, ama yine de tek tek eğitim kurumlarını dolaşarak, matematikçiye ihtiyacınız var mı diye sormak zor geliyordu. Halbuki kendisi ile baş başa kaldığında “Sen zaten ’iyi bir matematikçi, iyi bir eğitimcisin’ derdi. ’Gez, dolaş, sor!’ diye kendine telkinde bulunuyordu. Ama o gecenin sabahında dolaşıp sormayı hep ertesi güne erteliyordu. Sanki zaman sonsuzluğa uzanmış gibiydi.
Bir akşam telefon çaldı. Arayan eski bir öğretmen arkadaşıydı. Kısa bir sohbetten sonra, onu dershaneye davet etti.
“Hocam, seni yarın dershaneye bekliyoruz.”
Ertesi gün dershaneye gitti. Sekreter karşıladı.
“Müdür Bey derste. Buyurun, oturun.”
Bir koltuğa hemen oturdu. Bir taraftan etrafa göz gezdiriyor bir taraftan da yine anılara gitmekten vazgeçemiyordu: Nasıl vazgeçsin ki... Tahta geometrik şekillerle dolduğunda tüm öğrenciler tahtayı silmek için yarışırlardı. Niçin mi? Tahtayı silen öğrenciye, siliş şekline göre, kişiliği ile ilgili oldukça isabetli tespitler yapıyordu.
Şöyle ki: Öğrenci tahtayı silmeye, aşağıdan başlamış ise o süreçte öğrencilerden bazıları, tahtadaki notları, defterlerine tam yazmamış olurdu ve silen öğrenciye biraz daha bekle diye itiraz ederlerdi. Bu durum, silen öğrencinin iç dünyasında biraz başkasına eziyet etmekten zevk aldığını biraz da itiraz yoluyla ilgi odağı olmayı hedeflediğini gösterirdi. Zaten zeki öğrenciler bu yolu pek seçmezlerdi. Onlar uyumlu olmayı daha çok tercih ederlerdi. Bu şekilde tahtayı aşağıdan başlayarak silenler, dostluk kurmayı seven, ama başarısında eksiklik olan öğrenciler olurdu. Tahtayı silmeye en üstten başlayanlar, herkesin yazmasını tamamladığını düşünenler olurdu. Bu kişilerde, paylaşımcılık, grup arkadaşlığı daha güçlü olurdu. Hele de ‘silmeye başlayabilir miyim?’ diye soruyorsa; dostlarının başarısından mutlu olanlar bunlardan çok çıkardı. Yani bunlar paylaşmayı bilen seven kişiler olurdu. Eğer tahtayı, bir alttan, bir üstten, bir sağdan, bir soldan siliyorsa bu kişiler genellikle duygu yapılarını kontrolde zorlanan yani çabuk öfkelenen çabuk mutlu olan kişilerdir. Daha doğrusu bunlara prensipleri tam oturmamış kişiler diyebiliriz. Tahtayı silerken, özellikle tebeşirle yazılan tahtalarda silmeye en yukarıdan başladığın da tozlar aşağıya dökülecek şekilde usulca siliyorsa bunların prensip sahibi, başkalarına zarar vermeyi sevmeyen, hatta evinde temizlik konusunda dikkatli titiz ve işinde de özenli, tertipli kişiler olduklarını söyleyebiliriz. Ayrıca bunların ilerleyen zamanlarda iş hayatında, takım çalışmasında başarılı alacağını söylemek yanıltıcı olmaz.
“Bir çay daha içer misiniz hocam?”
Kantincinin sesi ile dalgınlıktan kurtulup kapıya doğru baktı. Zaten müdür de geliyordu. Müdür Bey kısaca eğitim programından bahsettikten sonra, daha geniş bilgi alması için rehber öğretmene yönlendirdi.
Rehber öğretmenlerle sohbet oldum olası hoşuma giderdi. Odada kendinden başka rehber öğretmeni bekleyen öğrenciler de vardı. Öğrencilerin rehber öğretmeni beklerken ilgi ve dikkatlerinden onun iddialı ve güçlü birisi olduğunu düşünmeye başladı.
Ama az sonra odaya çok genç, ufak tefek üzerindeki giysiler sanki misafirmiş gibi duran biri geldi.
Kısa bir hoş beş faslından sonra öğrencilerin programlarını yapıp ’programa başlamadan önce onlarla mutlaka sohbet edip, kişilik ve yetenek analizi yapıyor ’ondan sonra programa başlıyordu. Sabırlı bir kişiliği vardı. Dinliyor ve iyice emin olduktan sonra yorum yapıyordu. Gülmeyi de biliyordu hem de güven verecek şekilde. Akıllı bir genç diye aklından geçirdi. Öğrenciler genellikle geometride motive olucu sözlere ihtiyaç hissediyorlardı. Geometri de bilginin yanında mutlaka cesaretlendirilmeleri gerekiyordu. Bu cesareti vermek için rehberlikçinin, rehberliğin yanında geometri ile ilgili bilgi vermesi ve geometri dersine de girdiğini de söylemesi bunu da detaylandırması hoş oluyordu. Bazı sosyal yeteneği güçlü ama sayısal yeteneğinin zayıf olduğunu düşünen öğrencilere geometriden bahsetmesi de olumlu etki yaratıyordu.
Son öğrencide derse girince nihayet baş başa kalmışlardı. Rehberlikçi kendinden bahsetmeye başladı. Babası fabrika da işçi imiş. Ama genç yaşta vefat edince, annesi aileye bakabilmek için okullarda sözleşmeli olarak çalışmaya başlamış. Kazancı ancak kıt kanaat geçindirmeye yetiyormuş. Başka da bir gelirleri yokmuş.
Bunu söyleyince hemen üzerindeki kıyafetler tekrar dikkatimi çekti. Pantolonu bir numara büyüktü. Üzerinde ki gömlek sanki emanetmiş gibi duruyordu. Boyasız ayakkabılarsa, zaten her şeyi anlatmaya yetiyordu. Ama gözleri ışıl ışıl bazen hüzün dolu bazen bir damla yaş akacak gibi duruyordu. Fakat anlatırken heyecan ve azmini hiç kaybetmiyordu. Kararlı bir duruşu vardı. Gözler ‘mutlaka başarmalıyım’ diyordu, ‘mutlaka başarmalıyım.’
İyice dost olmuşlardı. Rehberliğe giden öğrencilerin geometriyi daha da ciddiye almaları, geçmişteki her matematikçinin birer felsefeci olduklarını söylemesi, bunu Pisagor, Öklid, Ömer Hayyam gibi matematikçilerle örneklemesi çok olumlu oluyordu. Bazen öğrencilerin Hüdavendigar Hocayı gördüklerinde Pisagor geliyor demeleri bunu gösteriyordu. Gerçi bazı öğrenciler adet yerini bulsun diye geometriye çalışıyor gibi yapıyorlardı. Ama olsun bu da iyiydi. Öğretmenler odasında öğrenci çok olduğunda rehberlikçi Hüdavendigar Hocaya özellikle geometri soruyordu. Bu durumda Hüdavendigar Hocanın keyfine diyecek olmuyordu. Hüdavendigar Hoca da hemen ortamı bir şiir ve ya şarkı sözüyle süslüyordu. Öğrenciler bu mini konserden sınıflarına keyifli bir şekilde dönüyorlardı.
Derken günler haftalar, aylar bir sel gibi geçip gidiyordu. Ve nihayet dönem sonu ve ayrılık. Kurumla ve öğretmen arkadaşla vedalaştıktan sonra bir daha oraya yolu düşmemişti. Ve zaman çok kişiyi hafızalardan silmeye başlamıştı. Ta ki bir gün telefonda rehberlikçiden bir mesaj gelene kadar.
“Hocam ben Milli Eğitimde resmi göreve başladım. Adıyaman’dayım.”
Mesajda mutluluk ve gurur vardı. Hani şarkı ’gençlik başımda duman ilk aşkım ilk heyecan’ diyordu ya işte öyle. Heyecanı yazıya yansımıştı.
Biran kendinin öğretmenliğe ilk başladığı yılları düşündü. Okula gidiş, göreve başlayış ve hep başarılı olma çabası. Ve başarmanın mutluluğu, hazzı. Şurası bir gerçek ki. Meslekteki ilk beş on yıl en verimli, en idealist yıllardır. Sonra özel sektördeki profesyonel çalışma hayatı aklına geldi. Gerçi özel sektördeki yılları da güzeldi. Hüdavendigar hoca bu satırları kaleme alırken rehberlikçinin de bir gün kitap yazacağını düşündü. Yüzüne tatlı bir tebessüm yayıldı.
Ve o günleri heyecanla beklemeye başladı.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.