0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
245
Okunma

Aftan dedeye para saydım,
Sattı bana çocukluğumu.
Artık ne yaşım var ne adım,
Bilmiyorum kim olduğumu.
Hiçbir şey sorulmasın benden,
Haberim yok olup bitenden.
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Bu bahar havası, bu bahçe,
Havuzda su şırıl şırıldır.
Uçurtmam bulutlardan yüce,
Zıpzıplarım pırıl pırıldır.
Ne güzel dönüyor çemberim,
Hiç bitmese horoz şekerim.
Cahit Sıtkı Tarancı
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Ben Çocuğum
Bir bilseniz ne yaptım,
Yıldızlarla tanıştım.
Bir kaçını toplayıp,
Saçlarıma taç yaptım.
...
Gökkuşağından ipim,
Hoplar zıplar dururum.
Nasıl olur demeyin,
Çünkü ben çocuğum.
H. Nuri Seçen
xxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxxx
Çocukluğumuzdaki oyuncaklar denildiğinde; ne yırtılan giysilerim ne yaralanan bedenim ne de annemin, babamın "Hadi gel artık, yemek zamanı!" diye seslenmeleri, hatta bağırmaları... Hiçbirisi umurumda olmazdı. Neden diye sakın sormayın? Çünkü ben bir çocuktum.
Zaman, dört tekerlekli tahta arabaya uğraş verme zamanıydı. Bu araba bizim emeğimizle, bizim göz nurumuzla... Kısacası bizim yaratıcılığımızla ortaya çıkardı. O arabada biz vardık. Etimizle kemiğimizle; karar verip inisiyatif kullanma, el becerisinin gelişmesi, yaratıcılık... Şimdi düşünüyorum da ne kadar isabetli bir eğitim süreci yaşamışız.
Şimdi de gelin bu araba için gerekli malzemeleri öğrenelim:
Dört teker (birkaç tane de yedek teker).
İki ön tekerleğin ve iki arka tekerleğin takılacağı; ön tekerler için yaklaşık (50-70 cm) uzunluğunda ağaç (düzgün ağaç dalı da olabilir, kurumuş ağaç fidanı da). Arka tekerlerin takılacağı (60-80 cm) uzunluğunda ağaç. "Mümkünse ön tekerler arka tekerlerden daha küçük olmalı."
Ön tekerlek ve arka tekerleklerin takıldığı ince ağaçları birleştirecek, varsa tahta, yoksa küçük bir ağaç gövdesi de olabilir. Ama ağaç gövdesinin biraz yontularak tahtaya benzer hale dönüştürülmesi isabetli olur çünkü bunun üzerine oturulacak. Ön tekerleri birleştiren dingilin —"tekerlerin takıldığı ağaç parçasına dingil derdik"— tam ortasına çakılacak, bu dingili döndürecek güçte; direksiyon görevini yapacak küçük ağaç veya tahta parçası.
Tahta çivileri, keser, bıçkı (testere). Tekerleğin ortasındaki deliğe sürülen, dönmeyi kolaylaştıran yağ. Tekerlerin takıldığı yerden çıkmasını önleyen, sağına ve soluna takılan engel. Engel de şöyle olurdu: Tekerlerin takıldığı yerlerin sağına ve soluna delik açılarak bu deliklere küçük ağaç parçaları yerleştirilirdi. Bu parçalar kesilen ağaçlardan kalmışsa buna "yonga" derdik.
Etrafa tam bir sessizlik hakimdi. Deyim yerindeyse sessizlik tek ve mutlak kraldı. Arada sırada vızıldayan sinekler, her yer kendilerinmiş gibi havaya sağa sola zıplayan çekirgeler... "Bu çekirgelerin bazıları yakalanıp; ayakları, kanatları koparılıp gövdesi oltaya yem olarak takılacak ama diğerleri bundan habersiz dolaşmaya devam edecekler."
Havada uçan kuşlar, bet sesiyle öten kargalar. Hiç bitmeyecekmiş gibi akıp giden Savrun Nehri’nde keyifle dolaşan balıklar... Ve herkesin doya doya istifade edeceği kadar bol huzur ve oksijen...
Hafif bir ses: "Herkes geldi mi?"
Yarın sabah erkenden teker kesmek için ormana gideceğiz. O yıllarda Toros Dağları’nda kurumuş ağaç bulmak, yoksa yaş olanlardan teker yapacak ölçüde olanları kesmek; olağan ve ormana zarar vermeyecek rutin uygulamalardı. Zaten bizim "Pampallar" ailesine ait olan yaylalıkların çevresi hep ormanlarla kaplıydı.
Ama bir şeyin bilinmesi gerekir: Teker için seçilecek ağaç türü ya sağlam çam ağacı ya da "gamalak" denilen bir ağaçtı. "Gamalak: Katran ağacı."
Sabah kahvaltısında ya toga çorbası —"Toga, sulak yerlerde yetişen bir bitki"— toga çorbası dövme ile pişirilirdi. Yoğurtlu olurdu. "Dövme: Bulgurun daha irisi!" Ya da sütlü çorba olurdu. Çorbanın içine ailenin durumu iyi ise pirinç, değilse bulgur konurdu. Çay olarak dağlarda yetişen yayla çayı içilirdi. "Yayla çayı doğal olarak dağlarda yetişir; bunlar toplanarak kurutulur ve içilirdi." Bildiğimiz "Tekel" çayı zengin ailelerde olurdu, daha çok misafire bu ikram edilirdi.
Kahvaltıdan sonra erkenden yola çıkılırdı. Öğleye kalma riskine karşı da mutlaka azık alınırdı. Azık: Peynir, yumurta, durumu iyi ise pekmez, helva v.s. olurdu. Gidilecek yerde mevsimine göre ceviz ağacı olabilirdi. Veya çamın kabuğu soyularak kabuğun içindeki veya ağacın gövdesindeki sıvı bıçakla kazınarak yenirdi. Biz çocuklara da bu sıvıyı tüketenin hiç hasta olmayacağı söylenirdi, biz de yemek için yarışırdık. Ama bunlar doyurucu olmazdı. Bir de çam ağacının kabuğu soyulurken gövdenin tümü soyulmazdı, yoksa ağaç kururdu.
Yağmur yağmışsa bir iki gün sonra ağaç diplerinde çıkan göbelek (mantar) de toplanıp közde pişirilerek yenirdi. Ama bu göbelekleri her zaman bulmak mümkün olmazdı.
Yorucu bir yolculuktan sonra (mutlaka yokuş çıkılırdı) işe yarar ağaç bulunarak önce ağaçlar budanarak tomruk haline getirilir, sonra testereyle tekerler kesilir ve kişilere bölüştürülür; sonra dingiller, oturacak tahtalar, direksiyonlar, tekerlerin etrafına yerleştirilecek ağaç parçaları hazırlanırdı. Tekerlerin kesilmesinde biz çocuklar değil de mutlaka abilerden iki kişi gerekirdi.
Bir taraftan tekerler kesilirken her çocuk araba için gereken malzemeleri bulmak için sağa sola koşuştururdu. Herkeste bir telaş, bir telaş görmeyin! İlk defa kafileye katılanlarda merak ve heyecan gırla giderdi. Tüm işlemler tamamlanıp malzemeler evlere taşındıktan sonra herkes yorgunluktan bitkin düşerdi. Hele biz çocuklar; o köşe senin bu köşe benim, koştur ha koştur! Eve gelip yatağa kendimizi attıktan sonra bir taraftan tahtadan araba, bir taraftan arabada giderken kendimizi hayal etmekten sabah zor olurdu. Sabah yemekten sonra abilerin desteğiyle arabalar tamamlanır, sıra binmeye gelirdi. Binmek için iki seçenek vardı: Düz yoldaysa biri arkadan itecek veya yokuş aşağı bir yer bulunup oradan arabayla inilecek. Her biniş yarış halinde olurdu.
İşte biz böyle çocuklardık. Bu sebeple bisiklete kolay bindik, motorlu araçları kolay kullandık ve biz mücadelede düşmekten korkmadık. Diyeceksiniz ki: "Düştünüz ve yara aldınız, ne yapardınız?" O dönemlerde yara bandı, yaraya sürülecek merhem bulmak çok zordu. Peki o zaman çare neydi? Yara olan yeri aileye göstermemeye çalışırdık, onlar da görmemezliğe gelirdi. Yara iyileşmeyip de kabuk bağlayan yer iltihaplanırsa çare kolaydı: Kabuğun üzerine çam sakızı yapıştırırdık. Çam sakızı iltihabı emer ve yarayı kuruturdu. İŞTE BİZ BÖYLE ÇOCUKLARDIK.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.