0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
263
Okunma

Hüdavendigar PAMPAL
Sabahattin Ali ismini duyduğumda,
"Dertlerin çıkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma."
şarkısının müziği bende canlanır ve melodiler sırayla beynimde ve dudaklarımda gezinir, hem de defalarca... defalarca... Çünkü şarkıdaki duygusal sitemler yaşama ümidini, hep geleceğe havale eden melankolik melodiler beni hep etkilemiştir. Bu sebeple kitabın ismi bende heyecan ve merak uyandırmıştı. Hele Raif Efendi’nin saf görünüşü, kendine güvensizliği ve her karşılaştığı güzelliklerden, olayı tesadüf ve olumsuzluğa bağlaması itiyadı bazen beni bu kadar da olmaz ki dedirtmesine rağmen. Sonra kendimi sorgular, neden böyle bir kişilik olmasın ki derim. Çünkü karşılaştığım birçok imkanı, fırsatı sanki böyle imkanlar herkese nasip olurmuş gibi kayıtsız bir şekilde karşılayıp kaybettikten sonra üzüldüğüm çok olmuştur, hem de çok...
Şimdi Raif Efendi’ye dönelim: Raif Efendi’de böyle bir kişiliğin oluşmasını sadece şartlara bağlamak mümkün mü veya sadece kişiliğine yani mizacına bağlamak ne derece doğru? Bence doğru olanı bulmak için tek bir boyuttan bakmamak gerekir. Ama gerçek olan bir şey var: Romandaki kişilik tahlilleri bence başarılı. Nasıl mı? Genel Müdür Hamdi Bey’in, Raif Efendi’nin tercümelerinde küçük bir hata bulsa bağırıp çağırması karşısında Raif Efendi’nin yaptığı şu tahlil "İnsanları kendi cinslerinden biri üzerinde kudret ve salahiyetlerini denemek kadar sarhoş eden ne vardır." Kabul etmek gerekir ki güçsüz karşısında kendi gücümüzü ortaya koyma içgüdüsü hepimizde var. Ama bir şey daha var: Baskı gören kişi, yani Raif Efendi bu tavırlar karşısında isyanını bağırıp çağırarak veya bu baskıyı başkası üzerinde uygulayarak rahatlama yoluna gitmiyor. Peki, ne yapıyor? Resim yaparak baskıyı üzerinden atıyor, rahatlıyor ve sıradan bir insan olmadığını hiç kimseye anlatmazsa kendine anlatıyor. Yetmez mi? Kitapta görüyoruz ki yetiyor ve dahası intikamını böyle alıyor hem de zekice; çünkü işyerinde otoriteye karşı gelmesi çok zordu. Belki de imkansızdı. Ama yeteneklerini ortaya koyarak otoriteyi hicvetmesi... Bir taraftan yeteneklere sahip çıkılması gerektiğini sizce güzel ve veciz bir şekilde anlatmıyor mu? Bence anlatıyor. Ama eğitimdeki bir şeyi daha anlatıyor: Yeteneklerle birlikte şahsiyet gelişiminin de ne kadar önemli olduğunu ve yeteneğin mutlaka cesaretlendirilmesi gerektiğini. Peki, cesaretlendirilmezse yetenek kaybolur mu? Muhakkak ki kaybolmaz.
Ortaya çıkmak için fırsat kollar. Fakat ya fırsat geç gelirse, İŞTE BU DURUM YETENEĞİN HEBA olmasa dahi toplum ve insanlık yararına kullanımını geciktirir. Peki, ya fırsat hiç gelmezse, bir de bu soruya ayrı cevap gerekir... Tıpkı Raif Efendi’de olduğu gibi düşünün, ressam olacak kişinin sıradan bir tercüman olmasını. İşte yeteneğin harcanması... Daha ne olsun ki!.. Fakat Raif Efendi’nin dertlerini, acılarını, ıstıraplarını, aşklarını, heveslerini yazmasından anlıyorum ki bir kişi kendisini ne kadar hiçleştirmeye çalışırsa çalışsın hiçleştirmede bile bir kişilik arayışı, kişilik oluşturma çabası var. Öyle olmasa neden kendisi sarı sayfalı kağıtlarda, anılarda var olmaya çalışsın ki? Neden hatıralarını oda arkadaşına emanet etsin ki? Diyeceksiniz ki ya yazdıklarından tekrar kendisine acıma ilgi uyandırma arzu ediyorsa. Bu da olabilir. Ama bir gerçek daha var, ne kadar yalnızlık hayat tarzın olursa olsun bir dert arkadaşına, sırdaşa, dosta kısacası muhabbet edebileceğin birine ihtiyaç vardır. Sadece satırlar, sadece kitaplar insana yetmiyor. Yetmiyor ki Raif Efendi resmi seviyor, kendini onda buluyor. Ama yine de cesaretlendirilmek, takdir edilmek istiyor. Bence yeteneğinin zirvesine çıkması için bu cesaretlendirme muhakkak gerekiyor. Kendini resimde bulan kişinin başka işte para kazansa da tam mutlu olması mümkün olmuyor. Tıpkı Raif Efendi’nin ‘sabun’ işinde başarılı olsa bile mutlu olamayacağını düşünmesi ve buna inanması gibi. Zaten sanata bağlılık ve kişiliğin böyle oluşması dost arayışında da ortaya çıkıyor; çünkü Almanya’da “Kürk Mantolu Madonna” tablosunu gördüğü zaman etkilenmesi gibi. Bu tabloda zarafet, güzellik ve mağrurluk olması zaten hassas kişilikli kahramanımızın bu mağrurluğa bağlılık ve hayranlığının bir anda ortaya çıkmasına sebep oluyor. Ama bir şeyi daha görüyoruz: O da masumluğu görünce güvenin bağlılığa dönüşmesini; çünkü Raif Efendi, güveneceği, inanacağı, bağlanacağı bir kişiyle duygusal anlamda bütünleşince daha da güçlü olacağını düşünmektedir. Bu kişiliğini “Maria Puder”in bariz ilgisi karşısında ona söylediği “Küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim.” cümlesinden anlamak mümkün. Neyi mi? Tabi ki güven duygusunun eksikliğini, kimsesizliği ve ruhen yalnızlığını. Peki, ruhen yalnızlık çeken Raif Efendi’nin yanındaki kadının kişiliği nasıl? Onu da şu cümlesinden anlıyoruz: “Başkasına merhamet etmek, ondan daha kuvvetli olduğunu zannetmektir. Ne kendimizi bu kadar büyük ne de başkalarını bizden daha zavallı görmeye hakkımız yoktur.” Güzel bir cümle değil mi? Eğer insanları seviyorsanız, insanları ülke sınırlarını aşarak birbirine yaklaştırmak istiyorsanız insanlar arasındaki kibri, kendini diğerlerinden üstün görmeyi ortadan kaldırmak istiyorsanız bunun çaresini Maria Puder’in sözünde arayıp bulmak mümkün. Ve bir şey daha ortaya çıkıyor. Sanatın insanları ve toplumları birbirine yaklaştırdığı ve kaynaştırdığı.
Bu hüzün dolu romanın sonunda şunu daha iyi anlıyoruz: Maria’nın şahsında onun toplumunun Türkiye’ye yaklaştığını, bizi de onun toplumuna yaklaştırdığını.
Hoşça kal Maria Puder
Hoşça kal Raif Efendi
Hoşça kalın...
"Dertlerin çıkınca şaha
Bir sitem yolla Allah’a
Görecek günler var daha
Aldırma gönül aldırma"
Hoşça kal Sabahattin Ali
Hoşça kal...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.