9
Yorum
31
Beğeni
0,0
Puan
1493
Okunma

-Ey melil melil vurdukça mızrabın ucunda uğuldayan su
-Ey Mezopotamya’nın karanlık koylarında su içen ahû
-Ezeli mehtap
kar yılgını bir gece
henüz özlemim toyken,
mavi gözlerinle süzüldün kendi özünde
yalnız imgelemde yaşayan bozgun çığlığı astım -doruğa
ölüm gibi durgun, sessiz, büyük
eşelendi kaderim
karanlığın ağzında alevin ıslık sesleri
üfledi ahir ölüm yelini
saçlarını önüne katıp geldiğin zaman
yontulur henüz söylenmemiş sözler; dilimden
yakamozlar üşür ayın eteklerinde
isli menzil ve toprak; adına kurban verilir
bulutları sürahilerle sağar gök
tebessüm kaybolur delinir mağrur bakışlarım
sev ve yarat diye başlayan miladi şiir gibi
ilk insan gözleriyle yumuşar gökyüzü
seheri inceltir -vurgun yerim
yukarıdan nefret gibi yuvarlanır ay
o büyük hüznüyle; aklımdan silinirsin
gidersen âsi kalırsan derviş yaşarım
başsız dağlarda ölmeyi bilirim
geçersen külhani mezarlığından
o mâi haziran gecesinin dördünde
cebinde hücum şırıngası otların sarardığı yerde dur!
gölgeni önüne katıp koş kirli deli gömleğinle
başı boş, dön katları -pelerinli bir güzellik
ruhumun iki yakasına asılarak
orada -zulmün rahman dimağı ok kirişi ve tambur -toktur!-
orada -ruhun ve toprağın ölümsüz ezgileri -çoktur!-
orada -gözün değdiği yâr yoktur cânân -yoktur!
orada bâki kubbelerde hoş bir sadâ bir gül gelincik
orada alnımızın tarih yazısı inanılmaz bir Gülnihal ve kambur...