2
Yorum
18
Beğeni
5,0
Puan
107
Okunma

rebabın çatlamış göğsünde
mor bir kıyamet saklanıyordu geceye karşı
kül dökülüyordu avizelerden
şehrayin suskunlukların üstüne
bir tül gibi geçiyordu zaman
kararmış aynaların içinden
billur bir keder
dilinin ucunda kanıyordu ağır ağır
göğe sürülen sürgün dualarla
erguvani yaralar bağlanıyordu sehere
ince bir sema dönüyordu içerlerde
dipsiz kuyulara eğilmiş kandillerle
bir ah çekilse
bin mezar ürperirdi belki
ah ki gam
çoktan çöreklenmişti mermer bakışlara
zülüf karası gecelerden
münzevi bir yangın sarkıyordu avlulara
rüzgârın dizlerine bırakılmış
yetim bir nefes sesi
kıyısız bir denizde
kendini boğuyordu sessizce
yakamozlar bile
sır tutmuyordu artık
her dalga
bir başka hüznü sürüyordu kıbleye
keder
paslı bir hançer gibi
usul usul işliyordu derûna
şimdi
ebabil gölgeleri düşüyor kubbelere
gül kurusu bir hicran
şakaklardan yürüyüp
mabed olmuş suslara çarpıyor
bir çerağ titriyor uzaklarda
kül rengi bir tevekkülle
martısız kıyılarda
zamana sürülmüş ayak izleri
bir bir silinirken
mısraların iç cebinde
kan revan bir leyla saklanıyor hâlâ
mecnun’sa
harf harf yanıyordu aynaların ardında
rebab
zifir makamında ağlıyordu geceye
göğün çatlayan yerinden
siyah bir rahmet sızıyordu usulca
karayel,
boynuna taktığı yetim hıçkırıklarla
kapı diplerinde üşüyordu
gümüş yaldızlı bir sızı
aynaların tenine vurdukça
susmalar büyüyordu içerde
ve bazı yangınlar
kül olmak için değil,
yüzyıllarca tütsülenmek için düşer insanın içine
bazı isimler
dudakta değil,
yalnızca nabzın karanlık yerinde yaşar
gece,
son kandilini de söndürdüğünde
geriye
is kokulu bir sus kalır sadece
bir de
arşa kaldırılmış
kimsesiz bir gölgenin
titreyen yankısı
Hazal Karadağ
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.