Her güçlük, içinde aynı büyüklükte veya daha büyük bir faydanın tohumunu barındırır. napoleon hill
Erdem Öztürk
Erdem Öztürk

namus

Yorum

namus

( 2 kişi )

1

Yorum

2

Beğeni

5,0

Puan

112

Okunma

namus

namus

Geceleri
adını dişlerimin arasından geçiriyorum,
kanıyor.
Ama susmuyorum.

Çünkü bilirim,
bazı acılar
insanın namusudur.

Ve eğer bir gün
yine karşıma çıkarsan
bir sokak başında,
bir akşam üstü,
ya da ansızın bir rüzgârda

gözlerine bakacağım.

Ne hesap soracağım,
ne de kendimi anlatacağım.

Sadece diyeceğim ki içimden:
“İşte…
bu benim yarım kalan ömrüm.”


bazı acılar insanın namusudur

bazı sabahlar insan uyanmaz aslında, sadece göz kapaklarını aralar ve dünyaya katlanmayı sürdürür.
ben de öyle başladım o sabaha, eksik bir yerimle değil de, fazlalık yapan bir boşlukla.
bazı sabahlar alarm çalmaz, insanın içi susar.

odanın içi tanıdıktı, ben değildim.
eşyalar yerli yerinde duruyordu, sanki hepsi benden bir adım uzağa çekilmişti.
insan bazen kendi hayatının kıyısına düşer,
ben o kıyıda yürümeyi öğrendim o gün.

yokluğunun ikinci katında bir pencere var, sürekli açık.
rüzgarı içeri almıyor, sadece hatıraları sürüklüyor içeri.
oradan düşen her şey, kalbimde aynı yere çarpıyor,
Sana.

adını anmadan da seni yaşayabiliyormuşum, bunu fark ettim.
bazı gidişler isim taşımaz, sadece boşluk bırakır.
senin gidişin de öyleydi.
ne bir kapanış cümlesi, ne bir vedaya benzeyen bir susuş.
sanki bir şey yarım kalmamış gibi,
ama her şey eksik.

insan en çok ne zaman yalnız kalır biliyor musun,
birinin tam yanında, tam içindeyken,
ve bir sabah, o yerin boş olduğunu fark ettiğinde.

benim içimde uzun zamandır yürüyen bir şey vardı,
adı yoktu, şekli yoktu, ama her gün biraz daha yer açıyordu kendine,
derimin altında ince ince dolaşan bir yabancı gibi,
kollarımda çoğalan iğne izleriyle konuşuyordu bazen,
susarak anlatan bir dil kurmuştu kendine,
beyaz önlüklü ağrılar girip çıkıyordu hayatıma,
her gelişlerinde biraz daha eksiltiyorlardı beni,
ben onu susturmaya çalıştıkça, o beni içimden eksiltiyordu,

sen bunu gördün,
ama bakmakla görmek aynı şey değilmiş,
bunu da senden sonra öğrendim.

birlikte oturduğumuz o masayı hatırlıyorum,
ellerin masanın üstünde, gözlerin başka bir yerdeydi.
ben cümleler kuruyordum, sen suskunluğunu büyütüyordun.
bir noktada anladım ki
insan terk edilmez, yavaş yavaş bırakılır.
sende öyle yapıyordun.

o gün konuşmadık,
bazı ayrılıklar kelime kabul etmez.
gitmek bazen kapıdan değil, kalpten olur.

gidişinden sonra zaman düz akmadı,
kıvrıldı, içime dolandı, nefes alırken bile bir yere takıldı,
her şey devam ediyordu ama hiçbir şey ilerlemiyordu.
yokluk ses çıkarmaz, ama her şeyi susturur.

bazen aynaya bakıyorum,
yüzüm bana ait, ama bakışlarım bir yabancıdan ödünç alınmış gibi.
sanki ben, benden biraz önce çıkıp gitmişim.
birinin yokluğu, varlığından daha çok yer kaplayabilir.

geceleri daha sessizim,
çünkü karanlık insanı ele vermez.
ama sabahlar,
seni uyandıramadığım sabahlar her şeyi yüzüme vurur.
Aynı şehirde değiliz artık, sen kendinde, ben eksildiğim yerdeyim.
kalmak bir eylem değil, bir direnme biçimidir.
ben direniyorum.
Geçmeyen şey zaman değil, içimizde kalanlardır.

bir gün, kendimi nergis konağında bir ölüme benzettim,
sessiz, kimseye yük olmadan, zarif bir çöküş,
çiçeklerin arasında kaybolan bir soluk.
sende doğduğum evimdi.
İnsan en çok, ‘buradaydım’ diyemediği yerde kaybolur.

kimse anlamadı,
zaten anlatmak için değil, dayanmak için yaşıyordum.
Unutmak hafızanın değil, kalbin meselesidir.
kalbim senden sonra ‘önce’yi unuttu.

sen gittikten sonra şunu öğrendim,
insan her şeyi kaldırabilir, ama yarım kalmayı asla.
Yarım kalmak, bitmekten daha çok acıtır.
Bazı insanlar giderken kapıyı değil, içini açık bırakır.


ben şimdi burada, eksilmeyi öğreniyorum,
ve her eksiliş, sana çıkan bir yol gibi.
İçimdeki boşluk, senden kalan en dolu şey.

ama artık yürümüyorum,
çünkü bazı yollar var,
varmak için değil,
kaybolmak için.
çok uzaklarda kaybolmak için.
En uzun yol, birine geri dönemediğin yoldur.

Bunları okuduğunda
" bunlar nasıl satırlar böyle"
diyeceksin.
Ama bunlar
boğularak ölen bir çocuğun
alamadığı nefesler..

Bazı acılar insanın namusudur.
Geçmez.



mayısın kalbinde bir masal unuttum

Bazı şehirler insanın içine sonradan çöker.
Önce sokaklarını ezberlersin, sonra suskunluklarını.
Bir gün gelir, kaldırım taşlarının bile senden daha fazla şey bildiğini fark edersin.
Ben seni öyle bir şehir gibi taşıdım içimde.
Kalabalıkla kirlenmiş, yağmurla çoğalmış, geceleri elektrik kesintisi yaşayan bir şehir gibi.

Seninle konuşurken hep eski bir radyonun cızırtısı vardı aramızda.
Sanki biri sürekli frekansımızı bozuyordu.
Belki hayat.
Belki yoksulluk.
Belki çocukluğumuzdan kalma o paslı korkular.

Çünkü insan biraz da büyüyemediği evdir.
Perdesi hiç açılmamış bir pencere.
Sofrada eksik bırakılmış bir tabak.
Birinin giderken kapıyı fazla sert kapatmasıdır.

Ben bunu senden sonra öğrendim.

Geceyi uzun yaşayan insanlar vardır.
Sabahı hak etmeden uyuyanlar.
Bir de sen vardın; geceyi bile kendine küstüren.
Omzunda keder taşıyan kadınlara benziyordun bazen.
Bir istasyon bankında unutulmuş valizler gibi bakıyordun dünyaya.
İçinde hep gitmek vardı ama hiçbir yere yetişemiyordun.

Bense kalmayı yanlış anlamış bir adamdım.

Sana baktığım her yerde biraz Ahmed Arif çıkıyordu karşıma;
dağlardan inmemiş cümleler, nasırlı sevdalar, açlık kadar gerçek bir özlem.
Sonra Murathan’ın uzun koridorları giriyordu araya;
aynaların çoğaldığı, insanın kendi yüzüne yabancılaştığı o karanlık evler.
En son Didem yetişiyordu içimdeki yangına.
Bir kibrit çöpünü anne sesiyle yakan o kırgın kadın.
Çayı hep taşmış bir mutfak hüznüyle.

Çünkü aşk dediğimiz şey biraz da mutfakta unutulan sudur.
Kimse altını kapatmazsa taşar.
Önce ocağı kirletir.
Sonra evi.

Biz birbirimizin evine çok geç kaldık.

Şimdi dönüp bakınca anlıyorum;
bazı insanlar sevilmek için değil, eksik bırakılmak için giriyor hayatımıza.
Tamamlansın diye değil, insanın içindeki çatlağı büyütsün diye.
Sen benim içimde tam da öyle kaldın.
Bir cümlenin bitmeyen yeri gibi.
Devam etse hayat değişecekmiş gibi duran ama asla tamamlanmayan bir paragraf.

Ve insan en çok yarım kalan şeyleri hatırlıyor.
Çünkü hafıza biraz da mezarlıktır.
Gömdüğünü sandığın her şey geceleri geri gelir.
Bir şarkının arasından.
Bir sigara dumanından.
Birinin “iyi misin?” derken gözlerini kaçırışından.

Ben artık iyi değilim mesela.
Ama bunu kimseye anlatacak kadar genç de değilim.

Bazı acılar yaşlandıkça bağırmaz çünkü.
Sessizleşir.
Derine çöker.
Tıpkı denizin dibindeki eski gemiler gibi.
Kimse görmez ama bütün balıklar yönünü ona göre değiştirir.

İnsan bazen sadece birinin adını unutarak kurtulabileceğini sanıyor.
Oysa ses kalıyor.
Koku kalıyor.
Birlikte yürüdüğünüz sokağın akşam ışığı bile kalıyor.

Ve en kötüsü ne biliyor musun?

Bir süre sonra insan, canını yakan şeyi özlemeye başlıyor.

Çünkü bazı acılar insanın namusudur, geçmez.



bazı çocuklar büyümez

bazen düşünüyorum da,
çocukken ettiğimiz dualar nereye gidiyor?
mesela ben küçükken
uyumadan önce hep aynı şeyi isterdim Allah’tan;
“kimse gitmesin.”

çok büyük bir şey istememiştim aslında.
bir ev kalsın istemiştim sadece.
ışığı yanan bir mutfak.
camı buğulanan bir kış akşamı.
birinin saçımı karıştırması.
hepsi bu.

ama galiba Allah bazen
çocukların duasını büyüyünce hayırlısına çeviriyor ama çocuklar büyümediği için anlamıyorlar.

çünkü büyümek biraz da
insanın içindeki evi kaybetmesiymiş.

ben bunu geç öğrendim.

şimdi geceleri yatağa uzanınca
tavan bana çok yüksek geliyor.
sanki çocukluğumdaki gibi
karanlıkta biri çıkacak dolabın içinden.
ama artık korktuğum şey hayaletler değil.
insan en çok
geri gelmeyecek şeylerden korkuyor büyüyünce.

sen gittikten sonra
odadaki eşyalar bile bana küstü.
bir bardak çatladı mesela geçenlerde.
durup uzun uzun ona baktım.
çünkü insan bazen kendini
en çok kırılmış eşyalara benzetiyor.

ve ben kırılınca ses çıkaran biri değildim hiç.
çocukken de öyleydim.
dizim kanayınca saklardım.
kimse üzülmesin diye.
şimdi kalbim kanıyor biraz,
onu da saklıyorum.

bazı geceler pencereye oturup
yıldızlarla konuşuyorum.
belki komik geliyor kulağa ama
çocukluğumdan kalan tek alışkanlık bu.

diyorum ki içimden:
Allah’ım,
bir insan aynı kişiyi hem evi gibi hissedip
hem neden onsuz kalır?”

cevap gelmiyor.

zaten bazı soruların cevabı yokmuş.
sadece insan büyüdükçe
sormayı bırakıyormuş.

ama ben hâlâ içimde biraz çocuğum.
mesela biri kapıyı çalsa
bir anlığına sen sandığım oluyor.
sonra utanıyorum kendimden.
çünkü insan büyüyünce
umut etmeyi ayıp sanıyor.

oysa çocukken ne kolay inanırdık.
bir yara öpülünce geçerdi.
yağmur yağınca dünya temizlenirdi.
sevilen herkes kalırdı.

kim yalan söyledi bize?

şimdi içimde oyuncaksız kalmış bir çocuk dolaşıyor.
ceplerinde eski günlerden kalan kırıntılar.
bir sinema bileti.
yarım bir fotoğraf.
ve sesini unutmaktan korktuğu biri.

bazen diyorum ki
keşke insanın içi de üşüyünce
üstüne battaniye örtebilseydik.

çünkü bazı yalnızlıklar
kıştan daha soğuk.

ve bazı insanlar gidince
dünya büyümüyor,
insan küçülüyor.

ben küçüldüm biraz.
sesim küçüldü.
hevesim küçüldü.
hatta dualarım bile.

şimdi Allah’tan büyük şeyler istemiyorum artık.
sadece bazı geceler
uyuyabilmek istiyorum.
ve mümkünse
rüyamda kimse gitmesin.

çünkü bazı acılar gerçekten insanın namusudur.
ve bazı çocukluklar
ölene kadar büyümez.



sen bilmezsin

insan en çok hangi odada yaşlanır biliyor musun,
kimsenin bilmediği iç odalarında.
perdeleri hiç açılmayan,
tozu yalnızlıktan oluşan yerlerde.
ben uzun zamandır kendi içimde oturuyorum.
kiracısı olduğum bir kederin içindeyim sanki.

sen gittikten sonra dünya küçülmedi,
ama ben bir sandalyeye sığacak kadar azaldım.
akşamları çayın altını yakıyorum hâlâ.
iki kişilik bardak çıkarıyorum raftan.
sonra birini geri kaldırırken
insanın kalbi nasıl ses çıkarıyor,
onu duyuyorum.

çünkü bazı eksilmelerin sesi olur.

geceleri pencereye oturuyorum.
şehir aşağıda kendi günahını taşıyor.
bir adam eve geç kalıyor mesela.
bir kadın market poşetlerini iki eline bölüyor.
bir çocuk balkon demirlerine yaslanmış göğe bakıyor.
ve herkes birbirinin içinden habersiz geçip gidiyor.

işte insanı en çok bu yoruyor;
kimsenin kimsenin acısını gerçekten bilmemesi.

ben seni anlatmayı bıraktım artık.
çünkü bazı insanlar anlatıldıkça eksiliyor.
oysa ben seni eksiltmek değil,
içimde saklamak istedim.

bir gün eski bir yazmanın arasından saç telin çıktı.
incecik.
sessiz.
ama bütün hayatımı yerinden oynatmaya yetti.
o an anladım;
hafıza dediğimiz şey aslında Allah’ın insanın içine bıraktığı en uzun kıştır.

bazı şeyler geçmiyor.
sadece insan alışıyor taşımasına.
dostoyevski haklıydı belki,
acı biraz da insanın kendini cezalandırma biçimiydi.
ve tolstoy’un o uzun sessizlikleri…
insanın kalabalıklar içinde bile nasıl yalnız kalabildiğini anlatıyordu.
ben ikisinin arasında sıkışmış bir akşam gibiyim şimdi.
bir yanım affetmek istiyor hayatı,
öteki yanım hâlâ kırgın.

sen bilmezsin,
ben bazen kendi gölgeme bile yabancı hissediyorum.
aynaya bakınca yüzümü değil,
yarım kalmış bir hayatı görüyorum.
çünkü insan bazı kayıplardan sonra büyümüyor,
sadece derinleşiyor.

ve derinleşen her şey biraz karanlık taşıyor içinde.

sonra bir gün fark ettim;
biz birbirimizi sevmekten çok,
birbirimizin yarasına alışmışız.
sen benim içimdeki kırık yere benziyordun.
o yüzden kendimi sana yakın hissediyordum belki.

çünkü insan bazen kendi felaketini seviyor.

şimdi geceleri sigara dumanı tavana yükselirken
sanki odanın içinde ikinci bir hayat kuruluyor.
orada hâlâ sen varsın.
çayın hâlâ sıcak.
gözlerin hâlâ bana bakıyor.
ve hiçbir şey bitmemiş gibi davranıyoruz.

ama sabah olunca
gerçek dünyanın soğukluğu çöküyor masaya.
insan en çok sabahları anlıyor yalnızlığını.
çünkü gece insanı kandırır,
sabah affetmez.

ben artık kimseye “kal” demiyorum.
çünkü gitmek isteyen herkesin içinde
çoktan hazırlanmış bir valiz oluyor.

ve insanı en çok ne tüketiyor biliyor musun?
Bir gün döner diye açık bırakılan iç kapılar.

şimdi içimde eski tren garları var.
gecikmiş vedalar.
isimsiz mektuplar.
yarım bırakılmış dualar.
ve sana çıkmayan bütün yollar.

ama yine de yaşıyorum.
çünkü insan bazen ölmediği için yaşamaya devam ediyor sadece.

eğer bir gün beni sorarlarsa
şunu söyle:
çok konuşan biriydi belki,
ama en büyük acısını sessiz taşıdı.

çünkü bazı acılar vardır;
ne şiire sığar,
ne duaya.
insan onları sadece içinde taşır.

ve bazı acılar gerçekten insanın namusudur.
ölene kadar geçmez.


bazı adamlar ölmez

Bazı şehirler vardır, insanı kendi yalnızlığına sürgün eder.
Ne kadar kaçsan da bir duvar dibinde yine kendi sesine çarparsın.
Ben seni öyle yaşadım işte;
gece vardiyasından çıkan işçilerin yüzünde,
ucuz sigara dumanında,
kararmış çay bardaklarında.

Bir memleket gibi sevdim seni.
Yoksul ama inatçı.
Kırık ama hala ayakta.

Sen konuşunca içimde eski trenler geçiyordu.
Doğuya giden uzun, yorgun trenler.
Camlarında buğu, içinde gurbet taşıyan adamlar.
Sanki herkes bir yere geç kalmıştı da
kimse bunu birbirine söyleyemiyordu.

Çünkü insan bazen en çok sustuğu yerde çürür.

Ben senden sonra anladım bunu.
Bir ekmeği ikiye böler gibi bölündü içim.
Yarısı sende kaldı,
yarısı şu dünyanın kirine bulaştı.

Öyle kolay değildi seni unutmak.
Adın bir kere düştü mü insanın yüreğine,
sonrası dağ başında yankıdır.
Ne kadar kaçarsan kaç
dönüp dolaşıp aynı acıya varırsın.

Seni düşünürken hep memleket geldi aklıma.
Yağmur yemiş toprak kokusu.
Gece sobaya atılan son odun.
Annesinin sesini özleyen çocuklar.
Ve mapushane avlusunda bir sigarayı dört kişi paylaşan adamlar.

Çünkü sevda biraz da yoksulluktur.
Azalan şeyleri bölüşmektir.
Bir ekmeği, bir umudu, bir yarayı.

Senin gözlerin vardı bir de.
İnsanı yaşatmayan ama öldürmeyen gözler.
Bakınca insanın içine uzun yollar düşüyordu.
Issız karakollar, kapanmış istasyonlar,
çatlamış aynalar.

Ben sana yenildim.
Ama öyle güzel yenildim ki
kimselere anlatamadım.

Şimdi gece olunca herkes evine çekiliyor.
Ben hala senin gittiğin yerdeyim.
Bir sandalye boşluğu kadar eksik,
bir türkü kadar kederli.

Ve insan bazen en çok,
kendine yetişemiyor.

Çünkü bazı adamlar ölmez..
Çünkü bazı acılar insanın namusudur,
geçmez.



adı yok

gece ilerledikçe insanın içindeki odalar da kararıyor.
ben bunu senden sonra öğrendim.
önceden sadece ışıkları kapatırdım,
şimdi içimdeki bütün ev sustu.

bir zamanlar aynı masada oturduk biz.
çayın buharı yüzüne vururdu,
ben sen konuşurken dünyanın biraz daha katlanılır olduğuna inanırdım.
şimdi aynı masaya otursam
sandalyeler bile yerini yadırgıyor.

çünkü bazı gidişler sadece insanı değil,
eşyaları da terk eder.

sen gittikten sonra evin sesi değişti.
musluklardan akan suyun bile bir kırgınlığı vardı artık.
perdeler akşamı daha erken çağırıyordu.
duvardaki saat zamanı göstermiyor,
sadece yokluğunu tekrar ediyordu.

bir insan bir insandan çıkınca
geriye ne kalır biliyor musun?
yarım cümleler.
çekmecelerde unutulmuş kokular.
ve hiçbir yere ait olmayan bir iç sıkıntısı.

ben uzun süre bunu aşk sandım.
oysa bazı şeylerin adı aşk değil,
alışılmış yaradır.

insan en çok neye üzülüyor biliyor musun?
bir gün hiç yaşanmamış gibi davranılmasına.
oysa ben seni yaşarken bile kaybetmekten korkuyordum.
demek bazı insanlar giderken değil,
kalırken eksiliyormuş.

seninle konuşurken bazen çocukluğuma dönüyordum.
sobası geç yanan evlere.
camlarda biriken buğuya ismimi yazdığım günlere.
çünkü insan sevdiği kişide biraz da çocukluğunu arıyor.
ben sende, geç kalınmış bir şefkat bulmuştum.

ama bazı merhametler de uzun sürmüyor.

şimdi düşünüyorum da,
biz birbirimizin yanlış zamanlarıydık belki.
aynı yaraya başka yerlerden bakıyorduk.
sen gitmeyi biliyordun,
ben kalınca derinleşen şeylerden ibarettim.

ve herkesin içinde kimseye göstermediği bir enkaz vardır.
benimkinde sen oturuyorsun hâlâ.

bazen geceleri pencereyi açıyorum.
şehir aşağıda bütün günahlarıyla dönüyor.
arabalar geçiyor, ışıklar sönüyor,
birileri hâlâ birilerine “kal” diyordur mutlaka.
hayat devam ediyor dedikleri şey bu galiba.
insanın acısına rağmen dünyanın utanmadan sürmesi.

oysa bazı acılar vardır,
takvim yapraklarına sığmaz.
mevsim değiştirir ama gitmez.
bir şarkının içine saklanır.
bir sigara yakışında geri gelir.
birinin ses tonunda ansızın karşına oturur.

ben seni unutmadım.
sadece artık adını içimden söylüyorum.
çünkü bazı isimler yüksek sesle anılınca
insanın kaburgaları kırılıyor.

bir gün biri bana
“neden hala böyle konuşuyorsun?” diye sordu.
anlatamadım.
çünkü insan bazı şeyleri açıklayamaz.
sadece taşır.

ve ben seni taşırken yaşlandım.

şimdi anlıyorum;
herkes biraz kendi kaybının dilini konuşuyor.
kimse kimsenin yarasını tam duymuyor.
bu yüzden bazı insanlar sessizleşiyor.
benim sessizliğim senden kaldı.

eğer bir gün yeniden karşılaşırsak
sana hiçbir şey sormayacağım.
çünkü bazı cevaplar insanı iyileştirmez.
sadece acının şeklini değiştirir.

ama şunu bil.
bir insanı en çok,
tam sarılacakken vazgeçenler yoruyor.

ve bazı acılar gerçekten insanın namusudur.
geçmez.




beni en çok sabahlar yordu

beni en çok sabahlar yordu.
geceyi bir şekilde kandırıyorsun insan.
karanlık, kusurların üstüne örtülen eski bir yorgan gibi.
yırtık yerleri var ama yine de saklıyor seni.
ama sabah öyle değil.
sabahın merhameti yok.

perdeden içeri sızan ilk ışık,
insanın yüzüne tutulmuş bir sorgu lambası gibi.
“hala mı?” diyor.
hala aynı yerden mi kırılıyorsun?
hala aynı adı mı yutkunuyorsun?
hala o kapının açılmayacağını bile bile
kulak kesiliyor musun ayak seslerine?

evet.
hala.

çünkü bazı bekleyişler akılla açıklanmaz.
insan bazen gelmeyecek birini beklemez aslında,
kendi eski halini bekler.
sen gelince döneceğimi sandığım o adamı.
omuzları daha dik,
gözleri daha az uykusuz,
dua ederken sesi titremeyen o eski beni.

ama insan bazı kayıplardan sonra
kendine bile geç kalıyor.

mutfağa gidiyorum sabahları.
çay koyuyorum.
bir bardağı kendime,
bir bardağı alışkanlığa.
sonra ikinci bardak soğuyor.
insan bir bardağın soğumasından bile yenilgi çıkarır mı?
çıkarıyormuş.

sen gittikten sonra öğrendim bunu.
bir evde iki kişilik alışkanlıkların tek kişiye fazla geldiğini.
iki yastığın bir yatağı daha yalnız gösterdiğini.
bir masanın karşı sandalyesi boşsa
bütün odanın eksildiğini.

bazen ekmek kızartıyorum.
kokusu çocukluğuma gidiyor.
nenemin sesi geliyor uzaklardan.
“yanmasın” diyor.
ama bazı şeyler yanıyor işte.
ekmek değil sadece.
insanın içindeki küçük evler yanıyor.
pencereleri, perdeleri, kapı eşikleri.
bir daha kimse oturmasın diye
kül oluyor her şey.

senin gidişin de böyleydi.
bir yangın gibi başlamadı.
önce dumanı geldi.
sonra kokusu.
sonra ben öksürmeye başladım ama
kimse alev görmediği için inanmadı.

halbuki insan bazen sessizce yanar.
dışarıdan bakınca sadece biraz susmuş sanırlar.

seni anlatmaya çalıştığım herkes
beni teselli edecek bir cümle aradı.
“geçer” dediler.
“alışırsın” dediler.
zamanla unutursun” dediler.

zaman dedikleri şey ne tuhaf.
herkes onu bir doktor sanıyor.
oysa zaman bazen sadece yaranın başında bekleyen
eli soğuk bir nöbetçidir.
iyileştirmez.
sadece kanamanın şeklini değiştirir.

benim kanamam içeri aktı.
kimse görmedi.

bazen aynaya bakıyorum sabahları.
yüzümü yıkıyorum.
su soğuk.
ama yüzümden çok içim üşüyor.
gözlerimin altında uykusuz geceler değil,
söylenmemiş cümleler birikmiş.
her biri morarmış biraz.
her biri senden kalma.

insan sevdiği kişiyi kaybedince
sadece onu kaybetmiyor.
onun yanında kurduğu ihtimalleri de kaybediyor.
birlikte gidilmeyecek yolları.
alınmayacak eşyaları.
açılmayacak kapıları.
aynı sofraya konmayacak tabakları.
ve en kötüsü,
bir gün “iyi ki kalmışız” diyemeyeceği bütün akşamları.

ben en çok o akşamlara yanıyorum.
gelmemiş ama içimde yaşanmış akşamlara.
senin saçını topladığın,
benim sana çay uzattığım,
dışarıda yağmur yağarken
bizim içeride biraz olsun dünyadan kurtulduğumuz o hayali akşamlara.

hiç olmamış şeyler de acıtır mı insanı?
acıtırmış.

çünkü kalp,
yaşananla yaşanması mümkün olanı ayırt edemiyor bazen.
o da çocuk gibi.
gösterilen şekeri kendinin sanıyor.
sonra alınca ağlıyor.

benim içimde ağlayan bir çocuk var hala.
ona sus diyorum.
büyüdük artık diyorum.
erkek adam böyle ağlamaz diyen eski sesleri hatırlıyorum.
ama o çocuk beni dinlemiyor.
çünkü bazı çocuklar büyümez.
bazı yaralar da yaş aldıkça kapanmaz,
sadece daha eski görünür.

sabahları en çok bundan yoruluyorum.
her şey yeniden başlıyor sanıyor insanlar.
oysa benim için hiçbir şey yeniden başlamıyor.
sadece aynı acı,
başka bir ışığın altında tekrar görünüyor.

ve ben her sabah
yokluğunu yeniden öğreniyorum.

bazı acılar insanın namusudur.
ben bunu her sabah yüzümü yıkarken anlıyorum.
geçmez.
sadece insan,
geçmeyen şeylerle yaşamayı biraz daha iyi öğrenir.

ama öğrenmek de iyileşmek değildir.
bazen sadece
daha sessiz acı çekmektir.



bir mektup yazdım ama göndermedim

bir mektup yazdım sana.
kağıdı masanın üstüne koydum.
kalemi elime aldım.
ilk cümleyi çok düşündüm.
çünkü bazı insanlara “merhaba” demek bile
yıllar sonra kapısı çalınan eski bir mezara benziyor.

“nasılsın?” yazacaktım.
vazgeçtim.
çünkü ben senin nasıl olduğunu bilmekten korkuyorum.
iyiysen kırılacağım.
kötüysen daha çok kırılacağım.
insan sevdiğinin mutsuzluğuna da dayanamıyor,
mutluluğuna da.

sonra “özledim” yazdım.
çok çıplak durdu kağıdın üstünde.
üstünü çizdim.
ama kelime orada kalmaya devam etti.
bazı kelimelerin üstü çizilince silinmediğini
o gün öğrendim.
sadece daha yaralı görünüyorlar.

sana anlatacak çok şeyim vardı aslında.
geçen kış ne kadar üşüdüğümü,
bazı geceler nefesimin kendime yetmediğini,
doktor koridorlarında yürürken
insanın kendi bedenine nasıl yabancılaştığını,
bir gün bir hemşirenin ismimi yanlış söylediğinde
buna bile ağlamak istediğimi anlatacaktım.

ama sonra düşündüm.
sen bunları bilsen ne değişirdi?
bazı acılar, öğrenilince hafiflemez.
sadece iki kişinin arasında duracak yeni bir sessizlik bulur.

mektuba şunu yazmak istedim:
“ben hala bazı akşamlar seni bekliyorum.”

ama beklemek kelimesinden utandım.
çünkü insan büyüyünce
beklediği şeylerden utanmaya başlıyor.
kapıda kalmış ayakkabılardan,
saklanmış fotoğraflardan,
birinin çevrimiçi olup olmadığını kontrol ettiği o küçük düşürücü anlardan.

ben çok küçük düştüm senden sonra.
ama kimsenin önünde değil.
en çok kendi içimde.

mektuba “sana kızgınım” yazdım sonra.
bu da tam doğru değildi.
çünkü kızgınlık biraz güçlü insanların işi.
ben daha çok kırgınım.
kırgınlık, kızgınlığın dizleri tutmayan halidir.
ayağa kalkamaz.
bağıramaz.
sadece bir köşede oturup
eski sesleri dinler.

sana kızmak isterdim.
gerçekten isterdim.
adını duyunca yumruğum sıkılsın,
gözlerim sertleşsin,
içimden iyi dilekler geçmesin isterdim.
ama ben sana kızarken bile
üşüyor musun diye düşündüm.

bu da benim yenilgim.

bir insanı hala merak ediyorsan
ondan tamamen gitmiş sayılmıyorsun.
ben senden gidemedim.
sadece senin olmadığın yerde yaşamayı denedim.
ikisi aynı şey değil.

mektubun ortasında durdum.
pencereyi açtım.
dışarıda akşam vardı.
bir apartmanın üçüncü katında ışık yandı.
bir kadın perdeyi çekti.
bir çocuk ağladı.
bir araba geçti.
dünya yine hiçbir şey olmamış gibi devam etti.

dünya çok ayıp bir yer bazen.
insanın en büyük acısının olduğu gün bile
fırınlar açılıyor,
otobüsler kalkıyor,
insanlar alışveriş listesi yapıyor.
kimse dönüp demiyor ki:
“bugün biraz duralım,
birinin içi yıkılmış.”

mektuba bunu da yazacaktım.
“benim içim yıkıldı.”
ama fazla büyük durdu.
sanki kendime acıyormuşum gibi.
oysa ben kendime acımıyorum.
ben sadece olanı söylüyorum.
bazı insanlar gider
ve içeride taşıyıcı kolonlar kırılır.
ev ayakta görünür ama
artık hiçbir depremden sağ çıkamaz.

benim içimdeki ev de öyle.
dışarıdan bakınca ışıkları yanıyor.
kapısı duruyor.
pencereleri yerinde.
ama içeride kimse güvenle uyuyamıyor artık.

mektubun sonuna geldim.
“kendine iyi bak” yazacaktım.
yazmadım.
çünkü insan bazen en çok bu cümleden yoruluyor.
kendine iyi bakmak,
birinin artık sana bakmayacağını söylemesinin kibar hali gibi.

ben sana iyi bakamadım belki.
sen de bana kalamadın.
bütün hikaye bu kadar basit mi?
bilmiyorum.
basit şeyler de insanı öldürebiliyor.

mektubu katladım.
zarfa koymadım.
çekmeceye de kaldırmadım.
masanın üstünde bıraktım.
çünkü bazı mektuplar gönderilmek için değil,
insanın içinde fazla yer kaplayan sesi biraz dışarı çıkarmak için yazılır.

sana ulaşmadı.
ama ben o gece biraz daha sustum.

ve anladım ki,
bazı sözler karşı tarafa varmayınca kaybolmuyor.
insanın içinde dönüp dolaşıp
başka bir yara oluyor.

bazı acılar insanın namusudur.
bazı mektuplar da.
gönderilmez.
saklanır.
geçmez.



sana benzeyen akşamlar var

sana benzeyen akşamlar var.
ne tam karanlık,
ne de gündüzden kalma bir aydınlık.
arasında kalmış.
kararsız.
tıpkı biz gibi.

o akşamlarda sokak lambaları biraz erken yanıyor.
gökyüzü paslı bir teneke rengini alıyor.
insan eve dönmek istiyor ama
hangi eve döneceğini bilemiyor.
çünkü bazen ev dediğin yer,
dört duvar değil,
birinin yanında kendini savunmak zorunda kalmadığın o kısa zamandır.

benim evim senden sonra adres değiştirmedi.
tamamen kayboldu.

şimdi nereye gitsem misafirim.
kendi yatağımda bile.
kendi sesimde bile.
biri adımı söyleyince dönüp bakıyorum ama
içimde cevap veren kişi ben değilim.
senden sonra bende biri kaldı,
ama o da bana çok benzemiyor.

akşamları işten dönen insanların yüzüne bakıyorum.
hepsinin gözünde küçük bir yorgunluk var.
kimisi faturaları düşünüyor,
kimisi eve varınca ne pişireceğini,
kimisi çocuğunun ateşini,
kimisi hiç kimsenin onu beklemediğini.
insan kalabalıkta yürüyünce
herkesin acısı birbirine sürtünüyor ama
kimse dönüp de “sen de mi?” demiyor.

ben sana bunu demek isterdim.
sen de mi?
sen de benim gibi bir şeyleri içinde büyütüp
sonra onlara yenildin mi?
sen de geceleri uyumadan önce
yastığın soğuk tarafına yüzünü koyup
keşke başka türlü olsaydı dedin mi?
sen de bir şarkının ortasında
kendini aniden bir yerde bulup
kimse görmeden ağladın mı?

bilmiyorum.
ve bilmemek bazen bilmekten daha çok acıtıyor.

çünkü insan sevdiği kişinin iç dünyasında
kendine ayrılmış bir oda var mı,
yok mu,
bunu bilmek istiyor.
belki küçük bir oda.
belki kullanılmayan eşyaların konduğu
tozlu bir yer.
ama yine de bir oda.
“burada bir zamanlar o vardı” denilecek kadar.

ben sende böyle bir yerim var mı bilmiyorum.
ama benim içimde senin yerin hala duruyor.
hem de öyle küçük falan değil.
bütün koridorlar sana çıkıyor.
hangi kapıyı açsam
senin yarım bıraktığın bir cümleyle karşılaşıyorum.

bazı akşamlar eski sokaklardan geçiyorum.
bilerek.
kendime kötülük etmek için değil,
içimde kalan şeylerin hala orada olup olmadığını anlamak için.
bir pastanenin camında yansıman yok artık.
bir bankın üzerinde sesin oturmuyor.
ama ben yine de yavaşlıyorum.
çünkü hafıza bazen olmayan şeyi de gösteriyor insana.

bir gün yağmur başlamıştı.
sen saçlarını toplamıştın.
ben ellerimi cebime sokmuştum.
o an hiçbir şey söylememiştik ama
dünya biraz hafiflemişti sanki.
bazı anlar vardır,
içinden geçerken anlamazsın.
sonra yıllar sonra dönüp bakınca
hayatının en korunmasız yerlerinden biri olduğunu fark edersin.

ben o yağmuru hala unutmadım.
senden çok belki de
seni sevdiğim o halimi unutamadım.
çünkü insan bazen kişiden çok,
o kişiye inanmış kendi kalbine yas tutuyor.

benim yasım biraz da buna.
inanmıştım.
birlikte iyileşebileceğimize.
aynı yaralara başka isimler bulabileceğimize.
dünyanın bizi bu kadar yormayacağına.
bir gün sabah olup da
içimizin biraz daha az ağrıyacağına.

ama bazı inançlar da ölüyormuş.
sessizce.
cenazesi olmadan.
kimse başında dua okumadan.

akşamlar o yüzden ağır geliyor bana.
gündüz kendimi oyalarım.
insanlarla konuşurum.
gülerim bile bazen.
çay içerim.
iş yaparım.
bir şeyler alırım.
bir şeyler unutur gibi olurum.
ama akşam,
insanı kendi içine geri çağıran eski bir anne sesi gibi.
gel diyor.
burada hala kapanmamış yerler var.

geliyorum.

ve her akşam yeniden görüyorum:
senin yokluğun benden gitmemiş.
sadece evin içinde başka bir odaya geçmiş.
bazen salonda oturuyor,
bazen mutfakta bekliyor,
bazen yatağın kenarında sessizce ayaklarını sallıyor.

ben onunla yaşamayı öğrendim.
ama sevmeyi değil.
çünkü yokluk sevilmez.
sadece mecburen tanınır.

sana benzeyen akşamlar var.
her biri içimde bir kapıyı aralık bırakıyor.
ben kapatmaya çalışıyorum.
rüzgar açıyor.

bazı acılar insanın namusudur.
bazı akşamlar da.
geçmez.
sadece insan,
karanlık çökerken daha az konuşmayı öğrenir.




içimde bir tren garı var

içimde bir tren garı var.
kimse bilmiyor.
bütün vedalarım oradan kalkıyor.
bütün dönmeyişlerim oraya varıyor.
peronları soğuk,
bankları eski,
duvarlarında beklemekten sararmış afişler asılı.

ben orada çok bekledim seni.
elinde küçük bir çanta ile çıkıp gelirsin sandım.
gözlerin biraz yorgun olur,
sesin biraz pişman.
ben hiçbir şey sormam.
çünkü insan gerçekten beklediği biri gelince
hesap sormayı unutuyor.
sadece “geldin” diyebiliyor.
bütün gururu o tek kelimenin içine gömülüyor.

ama gelmedin.

trenler geldi geçti.
insanlar indi bindi.
bir çocuk babasının elini bırakıp ağladı.
yaşlı bir adam cebinden mendil çıkardı.
bir kadın telefonuna bakıp gülümsedi.
ben hep aynı yerde kaldım.
çünkü bazı bekleyişler hareket etmeyi ayıp sayar.

senin için beklediğim yerde
zaman da üşüdü.
saatler çalıştı ama ilerlemedi.
takvimler değişti ama mevsim hep aynı kaldı.
içimdeki garın üstüne
bitmeyen bir kasım çöktü.

bazen hoparlörden anons yapılıyor:
“geciken hayatınız birazdan perona yanaşacaktır.”
inanıyorum.
sonra hiçbir şey gelmiyor.
insan bazı yalanlara kendi sesiyle inanıyor en çok.

senden sonra neye elimi attıysam
biraz eksik kaldı.
bir kitabı bitirdim,
son sayfasında sen vardın.
bir şehre gittim,
otogarında senin yokluğun indi benimle.
bir kahve içtim,
tadı konuşamadığımız şeylere benzedi.
bir fotoğrafa baktım,
gülüşümün arkasında saklanan o eski korkuyu gördüm.

ben hiçbir yere tam varamadım.
çünkü insanın içindeki biri geride kaldıysa
ayakları ne kadar yürürse yürüsün,
ruhu hep aynı peronda bekliyor.

seni sevmek de biraz yolculuktu aslında.
cam kenarı bir yalnızlık.
dışarıda akıp giden tarlalar.
içeride uyuyamayan bir kalp.
bazen yan koltuk boştu.
bazen sen oturuyordun.
ama ben her durumda
varılacak yerden çok
yolda kaybolmayı seviyordum.

çünkü seninle yolda olmak,
varmaktan daha gerçekti.

şimdi içimdeki tren garında
bavullar birikti.
açılmamış cümleler.
söylenmemiş özürler.
vaktinde tutulmamış eller.
birlikte gidilmeyen şehirlerin biletleri.
hepsinin üstünde adın yazıyor.
ama hiçbirinin seferi yok artık.

bir gün o garın temizlikçisi geldi rüyamda.
elinde paslı bir süpürge vardı.
“bunları atayım mı?” dedi.
bavulları gösterdi.
“hayır” dedim.
“belki döner.”

uyanınca kendimden utandım.
çünkü insan bazen umudunun çürümüş halini bile atamıyor.
çöpe koysa eli titriyor.
sanki son kez ihanet edecekmiş gibi
kendi kalbine.

ben sana hiç ihanet etmedim.
belki kendime ettim.
bekleyerek.
susarak.
herkes unut derken
unutmamayı bir sadakat sanarak.
oysa insan bazen unutamadığı kişiye değil,
unutmayı beceremeyen kendi yarasına sadık kalıyor.

bunu da geç öğrendim.

içimdeki tren garında
bir duvar saati var.
akrebi sende,
yelkovanı bende kalmış.
bu yüzden zaman ikimizi de doğru göstermiyor.
sen başka bir hayata geç kalmışsın belki.
ben kendi hayatıma.

ama yine de bazen
uzaktan bir tren sesi duyuyorum.
gecenin en olmadık yerinde.
tam uyuyacakken.
tam iyileştim sanacakken.
o ses içimdeki bütün kuşları ürkütüyor.
kalkıp pencereye gidiyorum.
dışarıda sadece karanlık var.
ama ben biliyorum,
bazı sesler dışarıdan gelmez.
insanın içindeki eski garlar çalışır gece olunca.

eğer bir gün gerçekten dönersen
beni orada bulamayabilirsin belki.
bunu kendime bazen söylüyorum.
güçlü görünmek için değil.
sadece ihtimal olarak.
ama sonra biliyorum,
bir yanım hep o bankta oturacak.
elleri ceplerinde.
başı öne eğik.
gelmeyecek bir trenin ışığını bekleyerek.

çünkü bazı adamlar gitmez.
sadece içinde bekleyen yerler çoğalır.

bazı acılar insanın namusudur.
içimdeki tren garı da öyle.
kapansa da
rayları sökülmez.




beni affetmeyen yerler var

beni affetmeyen yerler var.
bir sokak mesela.
köşesinde eski bir fırın olan.
seninle oradan geçmiştik.
ekmek kokusu vardı.
sen bir şey anlatıyordun,
ben seni dinlemekten çok
o anın bitmemesini diliyordum.

şimdi aynı sokaktan geçince
taşlar bile yüzüme bakmıyor.
sanki “sen burayı koruyamadın” diyorlar.
haklılar.
ben bazı anları koruyamadım.
bazı elleri tutamadım.
bazı cümleleri zamanında kuramadım.
insan geç kalınca
sadece bir yere değil,
kendi kaderine de geç kalıyor.

beni affetmeyen bir masa var.
üzerinde iki bardaklık halka izi.
biri benim.
biri senin.
ne kadar silsem çıkmadı.
zaten bazı izler temizlikle gitmez.
orada bir zamanlar biri oturmuşsa
eşyanın hafızası insanınkinden daha inatçı oluyor.

bir sandalye var sonra.
sen kalktıktan sonra
uzun süre boş durdu.
ben ona bakmamaya çalıştım.
ama boşluk da bakar insana.
hem de en çok o bakar.

beni affetmeyen bir ayna var.
sabahları karşısına geçince
yüzümü değil,
veremediğim kararları gösteriyor.
o gün seni durdurabilir miydim?
daha önce anlayabilir miydim?
biraz daha az yaralı,
biraz daha çok cesur olsaydım
biz başka türlü olur muyduk?

bu soruların cevabı yok.
ama cevapsız sorular insanın içinden gitmiyor.
sadece yer değiştiriyor.
bazen göğsüne oturuyor.
bazen boğazına.
bazen gece üçte uykunun tam ortasına.

beni affetmeyen bir şarkı var.
nerede çalsa susuyorum.
kimse anlamıyor.
“sevmez misin?” diyorlar.
seviyorum.
o yüzden dinleyemiyorum.
çünkü bazı şeyleri sevdiğin için uzak durursun.
dokunursan dağılır diye.
hatırlarsan ölecekmişsin gibi.

bir de beni affetmeyen bir çocuk var içimde.
küçük.
dizleri yara.
gözleri büyük.
elinde kırık bir oyuncak tutuyor.
bana bakıp soruyor:
“yine mi gittiler?”

ben cevap veremiyorum.
çünkü evet.
yine gittiler.
hem de bu kez ben büyümüştüm,
kapıları kilitlemeyi öğrenmiştim,
kimseyi kolay içeri almam sanıyordum.
ama bazı insanlar kapıdan girmez.
insanın en korunmasız yerinden,
bir cümlenin sıcaklığından,
bir bakışın sessizliğinden girer.

sen de öyle girdin.
ben fark edene kadar
içimde çoktan bir oda seçmiştin kendine.

şimdi o odayı toplamaya çalışıyorum.
pencereleri açıyorum.
havalandırıyorum.
eski perdeleri indiriyorum.
ama bir koku kalıyor.
senin kokun değil belki.
senden sonra bende kalan o ağır zamanın kokusu.
rutubet gibi.
duvarın içine işlemiş.

beni affetmeyen geceler var.
tam uyuyacakken
birden yüzünü hatırlatıyorlar.
ben unuttum sanıyorum.
gece “hayır” diyor.
“burada hala bir şey var.”
sonra eski bir konuşmamız açılıyor içimde.
senin ses tonun.
benim sustuğum yer.
senin gözlerini kaçırdığın an.
benim anlamazdan geldiğim o küçük felaket.

insan bazı felaketleri yaşarken anlamıyor.
sonra yıllarca
o tek anı tekrar tekrar seyrediyor içinde.
başka türlü davranabilir miydim diye.
başka bir cümle her şeyi kurtarır mıydı diye.
oysa bazen hiçbir cümle kurtarmaz.
çünkü bazı ayrılıklar
insanların ağzından çıkmadan çok önce
kalplerinde imzalanır.

bunu bilmek beni rahatlatmıyor.
sadece daha olgun bir biçimde acıtıyor.

beni affetmeyen yerler var.
ama en çok ben kendimi affetmiyorum.
seni sevdiğim için değil.
seni tutamadığım için de değil.
kendimi bu kadar bıraktığım için.
bir insanın gidişinden sonra
kendi içimi bu kadar sahipsiz bıraktığım için.

çünkü insanın kendine de sadakati olmalıymış.
ben bunu senden sonra öğrendim.
ama her öğrendiğim şey
biraz geç geldi.
hayat bana hep dersleri
sınav bittikten sonra verdi.

şimdi o sokaktan geçerken
başımı eğmiyorum artık.
masa hala orada.
ayna hala acımasız.
şarkı hala çalınca içim sıkışıyor.
ama ben yavaş yavaş
affedilmemiş yerlerde de yürümeyi öğreniyorum.

bu iyileşmek mi?
bilmiyorum.
belki sadece
aynı acının önünden daha dik geçmek.

bazı acılar insanın namusudur.
bazı yerler de.
seni hatırlatır.
beni suçlar.
ama yine de geçmem gerekir.

çünkü insan bazen
kendi yıkıntısının içinden yürüyerek çıkar.




dilsiz bir dua gibiyim

dilsiz bir dua gibiyim son zamanlarda.
ağzım var,
cümlem yok.
kalbim var,
yolu yok.
ellerimi açıyorum bazen,
ne isteyeceğimi bilemeden.
çünkü insan bir noktadan sonra
Allah’tan bile utanıyor.
hep aynı yarayla gitmekten.
hep aynı adı saklayarak dua etmekten.
hep aynı kapının önünde
içinden “bir kez daha” demekten.

ben çok kez “bir kez daha” dedim.
bir kez daha görsem.
bir kez daha konuşsak.
bir kez daha yanlış anlaşılmış yerlerimizi düzeltsek.
bir kez daha aynı masada otursak.
bir kez daha ellerin masanın üstünde dursa
ve ben bu kez susmasam.

ama hayat
insanın “bir kez daha” dediği yerlerden
çoktan geçmiş oluyor çoğu zaman.

dualarım küçüldü senden sonra.
eskiden mutlu olmak isterdim.
şimdi sadece dayanmak istiyorum.
eskiden bir ev isterdim.
şimdi geceyi atlatacak kadar uyku.
eskiden sevilmek isterdim.
şimdi hatırlanınca içi acımayan biri olmak.

insan böyle küçülüyor işte.
Önce hayallerini indiriyor raflardan.
sonra beklentilerini.
sonra sesini.
en son kendini.

ben kendimi en son nereye koydum bilmiyorum.
belki o eski masanın altına düşmüşümdür.
belki senin gittiğin kapının eşiğinde kalmışımdır.
belki de bir hastane koridorunda
ismimin okunmasını beklerken
bedenimden biraz ayrılmışımdır.

çünkü insan acı çekerken
tam olarak kendinde kalamıyor.
bir yanı dışarı çıkıp izliyor.
bakıyor:
şu adam yine susuyor.
şu adam yine içinden kanıyor.
şu adam yine kimseye yük olmamak için
kendi enkazını kendi topluyor.

ben yük olmaktan hep korktum.
çocukken de.
bir şey isteyeceksem üç kere düşünürdüm.
hasta olsam saklardım.
üzülsem odamın kapısını kapatırdım.
büyüyünce bunun huy değil,
yara olduğunu anladım.

sen o yaraya dokundun.
bilerek mi bilmeyerek mi bilmiyorum.
ama dokundun.
ben de bunu şefkat sandım.
çünkü hiç kimse insanın en eski acısına
eli titremeden yaklaşınca
insan hemen yanılıyor.
“bu beni anlar” diyor.
“bu gitmez” diyor.
“bu benim karanlığımdan korkmaz” diyor.

oysa herkesin karanlığa dayanma gücü aynı değilmiş.
bazıları sadece kapıda durabiliyor.
içeri girince üşüyor.
sonra gidiyor.

sen de üşüdün belki.
benim içim kolay bir yer değildi.
bunu biliyorum.
çok eski kışlar vardı bende.
çok kapalı odalar.
çok konuşulmamış cenazeler.
çok yarım bırakılmış çocukluk.

ama yine de insan
sevdiği kişinin biraz kalmasını istiyor.
bütün karanlığa rağmen değil,
belki tam da o karanlık yüzünden.

şimdi dua ederken adını söylemiyorum.
ama Allah biliyordur.
çünkü bazı isimler dilde değil,
kalbin eğilişinde saklıdır.
ben ne zaman susarak dua etsem
sen oradasın.
bir gölge gibi değil.
bir yokluk gibi.
ağır,
sessiz,
yerinden kıpırdamayan.

bazen “onu unutayım” diye dua ediyorum.
sonra korkuyorum.
ya gerçekten unutursam?
ya sesin silinirse?
ya yüzün bulanırsa?
ya bir gün adını duyunca içimde hiçbir şey kıpırdamazsa?

insan acısından kurtulmak istiyor
ama acısız kalınca sevdiği şeyi de kaybedecek sanıyor.
bu yüzden bazı yaralar kapanmak istediğinde
biz kendimiz açıyoruz yeniden.

ben de yaptım bunu.
eski mesajlara baktım.
fotoğrafları açtım.
geçtiğimiz sokaklardan geçtim.
bir şarkıyı bilerek dinledim.
çünkü bazen özlemek,
insanın kendi canını isteyerek yakmasıdır.
ve insan bazı yangınlarda
kendini biraz daha canlı hisseder.

bu iyi bir şey değil.
biliyorum.
ama bazı gerçekler iyi olmak zorunda değil.
sadece gerçektir.

dilsiz bir dua gibiyim.
içimde sürekli bir şey Allah’a doğru yürüyor
ama ağzımdan çıkamıyor.
belki de dua dediğin şey
tam olarak budur.
söylenemeyen yerin
göğe doğru ağrıması.

benim ağrım çok eski artık.
senden de eski belki.
ama sen ona bir yüz verdin.
bir ses.
bir koku.
bir mevsim.
o yüzden senden sonra
kendimi de kaybettim biraz.

eğer bir gün Allah bana
“ne istiyorsun?” diye sorsa
sanırım uzun süre susarım.
sonra derim ki:
“içimde yarım kalmış ne varsa,
ya tamamla
ya da onunla yaşamayı öğret.”

çünkü bazı acılar insanın namusudur.
ama insan bazen
namusunu taşırken de çok yorulur.




şimdi kimseye benzemiyorum

şimdi kimseye benzemiyorum.
eskiden kendime benzer bir yanım vardı.
gülüşüm tanıdıktı.
yürüyüşüm bana aitti.
bir şeye sevinince içimde küçük bir pencere açılırdı.
şimdi sevinç bile uğramadan önce kapıda tereddüt ediyor.
burası hala yaşanır mı diye bakıyor.

senden sonra değiştim.
ama insanların sandığı gibi değil.
saçımı kestim diye değil.
daha az konuştum diye değil.
bazı mesajlara geç döndüm diye değil.
ben içimde değiştim.
kimsenin göremeyeceği kadar derinde.
bir kuyunun suyunun çekilmesi gibi.
dışarıdan bakınca kuyu hala kuyu.
ama eğilip bakarsan
karanlığın içinde artık su yok.

benim içimde de bazı şeyler çekildi.
heves mesela.
birinin geleceğine inanma gücü.
bir sabah gerçekten hafif uyanma ihtimali.
ve en çok da
kendimi birinin yanında emniyette hissetme hali.

artık birinin sesi yumuşak gelse bile
içimde bir yer geri çekiliyor.
birisi “buradayım” dese
aklım hemen “ne zamana kadar?” diye soruyor.
çünkü terk edilmek bazen gitmiş bir insanın yaptığı şey değildir sadece.
sonra gelen herkese karşı
içinde açılan otomatik bir mesafedir.

ben şimdi o mesafenin içinde yaşıyorum.
kim yaklaşsa biraz soğuk buluyor beni.
oysa ben soğuk değilim.
sadece çok üşümüş biriyim.
ikisi aynı şey değil.

sen bunu bilmezdin belki.
çünkü ben üşüdüğümü de belli etmeyenlerdenim.
cebimde ellerim,
yüzümde sıradan bir ifade,
içimde uzun bir kış.
biri nasılsın dediğinde
“iyiyim” diyorum.
bu kelimeyi o kadar çok kullandım ki
artık yalan söylemekten yoruldu.
ama yine de ağzımdan çıkıyor.
çünkü kimse gerçek cevabı taşıyacak kadar yakın değil.

gerçek cevap şu:
iyi değilim.
ama kötü olduğumu anlatmaya da halim yok.
çünkü bazı yorgunluklar
dinlenince geçmez.
insanın ruhunda bir kemik kırılır
ve yanlış kaynar.
sonra yürürsün,
yaşarsın,
gülersin,
ama hep biraz aksarsın.

ben senden sonra içimde aksıyorum.

bazen kalabalık bir yere giriyorum.
insanlar konuşuyor.
kahkahalar çarpıyor duvarlara.
bardaklar tokuşuyor.
birileri yeni planlar yapıyor.
ben orada oturuyorum
ama kendimi dışarıda kalmış gibi hissediyorum.
sanki herkes hayata davet edilmiş de
ben sadece kapının önünden geçerken içeri bakmışım.

bu duyguyu anlatmak zor.
yalnızlık değil sadece.
eksiklik de değil.
daha çok,
kendi hayatının içinde misafir olmak gibi.
ayakkabılarını çıkarmaya çekinmek.
yüksek sesle konuşamamak.
hiçbir koltuğa tam yerleşememek.

sen gidince böyle oldum.
ya da belki zaten böyleydim,
sen gidince fark ettim.

çünkü bazı insanlar ayna gibi gelir hayatımıza.
bizi gösterdikleri için değil,
gittiklerinde ne kadar karanlıkta kaldığımızı fark ettirdikleri için.

şimdi kimseye benzemiyorum.
bazen babamın suskunluğuna benziyorum.
bazen annemin yorgun ellerine.
bazen çocukluğumda camdan baktığım o yağmurlu sokağa.
ama kendime benzemiyorum.
kendim dediğim kişi
senden önceki bir zamanda kalmış gibi.
onu çağırıyorum bazen.
gel diyorum.
bak, hala buradayız.
ama gelmiyor.

belki de o da bana kırgın.
onu bu kadar yaralı bir yere bıraktığım için.

seninle ilgili en acı şey
sadece gitmiş olman değil.
bende bıraktığın boşluğun
zamanla bana benzemeye başlaması.
artık yokluğun yabancı değil.
evin içinde benimle birlikte dolaşıyor.
ben çay koyarken mutfağa geliyor.
ben susarken karşıma oturuyor.
ben uyumaya çalışırken
yastığın kenarında bekliyor.

insan bir yokluğa bu kadar alışınca
ondan korkmayı bırakıyor.
ama bu iyi bir şey değil.
çünkü alışmak,
bazen acının evcilleşmesidir.
ısırmaz artık.
ama hep yanındadır.

şimdi kimseye benzemiyorum.
belki biraz eski bir fotoğrafa.
kenarları kıvrılmış,
rengi solmuş,
ama atılmamış.
çünkü birileri için değilse bile
kendi geçmişi için hala bir anlam taşıyor.

ben de kendimi atmadım.
bütün kırılmışlığıma rağmen.
bütün eksilmişliğime rağmen.
çünkü içimde hala
çok derinde,
çok sessiz,
çok utanarak yaşayan bir şey var.
belki umut değil.
umut fazla büyük bir kelime.
belki sadece
devam etme refleksi.

bazı adamlar böyle yaşar.
iyileşerek değil.
taşıyarak.

bazı acılar insanın namusudur.
ve ben şimdi
o namusun altında biraz eğilmiş,
ama hala ayakta duran biriyim.



adını unutsam bile

adını unutsam bile
seni unutmam sanırım.
çünkü bazı insanlar isimlerinden ibaret değildir.
bir kapının kapanma sesi olurlar.
bir kış sabahı.
bir fincanın kenarında kalan dudak izi.
bir cümlenin ortasında insanın boğazına takılan o görünmez taş.

adın silinse bile
bende bıraktığın yer kalır.
tıpkı duvardan indirilen bir tablonun
arkasında daha temiz bir dikdörtgen bırakması gibi.
eşya gitmiştir,
ama yokluğu duvarda durur.

senin yokluğun da öyle duruyor bende.
temiz değil belki.
ama belirgin.
kim baksam görür mü bilmiyorum.
ben her baktığımda görüyorum.

bazen düşünüyorum,
insan gerçekten unutur mu?
yoksa sadece hatırladığı şeyin adını mı değiştirir?
mesela özlem bir süre sonra alışkanlık olur.
alışkanlık sessizlik olur.
sessizlik karakter sanılır.
ve herkes der ki:
“ne kadar sakinleşmişsin.”

oysa ben sakinleşmedim.
sadece içimdeki fırtınaya pencere açmayı bıraktım.

adını unutsam bile
bazı günler aynı şekilde canım yanar.
mayıs gelince mesela.
hava ısınınca.
insanların ince montlarla sokaklara çıktığı,
ağaçların kendini yeniden inandırdığı o mevsimde.
herkes için bahar başlarken
benim içimde eski bir yaprak dökümü olur.
çünkü bazı mevsimler dışarıda değil,
insanın içinde yaşanır.

mayısın kalbinde bir masal unutmuştum ben.
seninle ilgili değildi sadece.
kendimle ilgiliydi.
sevilince geçer sandığım bütün çocukluklar,
sarılınca susar sandığım bütün korkular,
birinin kalmasıyla onarılır sandığım bütün kırıklar.
hepsi orada kaldı.

masallar çocukken iyi gelir.
büyüyünce tehlikelidir.
çünkü insan bir kez inanırsa
gerçeğin soğuğuna daha zor alışıyor.

ben sana biraz masal gibi inandım.
bu benim suçum muydu?
bilmiyorum.
belki insan en çok
inanmak istediği şeyler yüzünden kırılır.

sen bana sonsuzluk vaat etmedin belki.
ama ben bir bakışından ömür çıkardım.
bir susuşundan ev.
bir gülüşünden gelecek.
insan sevince çok müsrif oluyor.
küçük şeylerden koca hayatlar kuruyor.
sonra biri o küçük şeyi geri alınca
bütün hayat yıkılıyor.

adını unutsam bile
o yıkıntının tozu kalır.
ciğerime dolar.
bazı sabahlar öksürür gibi hatırlarım seni.
bazı geceler nefesim daralır.
doktor sorsa anlatamam.
“neren ağrıyor?” dese
“geçmişim” derim.
“ne zamandır?” dese
“o günden beri.”

ama geçmişe reçete yazılmıyor.

bir keresinde eski bir defter buldum.
arasında sana yazmadığım cümleler vardı.
bazıları yarım.
bazıları öfkeli.
bazıları çocuk gibi.
birinde şöyle yazmışım:
“beni unutma.”

okuyunca utandım.
çünkü unutulmamak istemek
insanın en çıplak hali.
birinin hafızasında küçük de olsa
yer kaplamak istemek.
silinmemek.
hiç yaşanmamış sayılmamak.
bütün mesele biraz bu galiba.

ben senden büyük şeyler istememişim aslında.
bir yer istemişim.
küçük bir yer.
bazen aklına düşecek kadar.
bir şarkıda yüzümün geçeceği kadar.
bir yağmurda içinin azıcık burkulacağı kadar.

çok mu?

belki de çok.
çünkü herkes kendi hayatını taşımaktan yorgun.
kimse başkasının hatırasına uzun süre omuz veremiyor.

adını unutsam bile
seninle kurduğum o iç sesi unutamam.
benim sana konuşurken olduğum kişiyi.
daha yumuşak,
daha inançlı,
daha çocuk.
o kişi artık yok.
ama bazen içimde bir yerden sesleniyor.
“ben buradaydım” diyor.
“beni de kaybettin.”

evet.
seni kaybederken onu da kaybettim.

ve belki en çok buna ağladım.
senin gitmene değil sadece.
seni seven halimin de
seninle birlikte gitmesine.

adını unutsam bile
bu eksilişi unutamam.
çünkü bazı kayıplar isim taşımaz.
bedende taşınır.
bakışta.
suskunlukta.
insanın bir şeye sevinirken bile
tam sevinemeyişinde.

bazı acılar insanın namusudur.
unutmak bile onları kirletemez.
geçmez.
sadece insan,
adını anmadan da yaşamayı öğrenir.



sonra biraz yağmur başladı

sonra biraz yağmur başladı.
öyle büyük bir yağmur değil.
dünyayı temizleyecek kadar değil.
sadece kaldırımları koyulaştıracak,
camları buğulandıracak,
insanın içindeki eski sesleri uyandıracak kadar.

ben pencerenin önündeydim.
şehir aşağıda ıslanıyordu.
arabalar suyu yara gibi yarıyordu.
insanlar saçak altlarına sığınıyordu.
kimse bilmiyordu,
ben de kendi içimde bir saçak altı arıyordum.

yağmur yağınca çocukluğum gelir aklıma.
sobanın üstünde kuruyan çoraplar.
nenemin “camı kapat” diyen sesi.
okul çantasının içindeki ıslak defter kokusu.
ve bir de,
nedense hep,
gitmeye hazırlanan insanlar.

belki bazı evlerde yağmur
kalacak olanları değil,
gidecek olanları haber verir.

senin gittiğin gün yağmur yoktu.
ama içimde başlamıştı.
bunu kimse görmedi.
hatta ben bile önce anlamadım.
sadece bir serinlik çöktü göğsüme.
sonra yavaş yavaş
bütün odalarım su aldı.

insan içinden ıslanınca
kuruması zor oluyor.

o günlerden sonra
ne zaman yağmur başlasa
sana kızmak istiyorum.
çünkü romantik şeyleri bile benden aldın.
yağmur eskiden sadece yağmurdu.
şimdi bir hatırlatma.
camdaki her damla
senden sonra içime düşen küçük bir taş.

ama yine de seviyorum yağmuru.
çünkü bazı şeyler canını yaksa da
sana ait hissettirir.
acı da böyledir bazen.
insan ondan kurtulmak ister
ama onsuz kalınca kendinden bir parça eksilecek sanır.

yağmur büyüdü sonra.
sokak lambasının altında daha görünür oldu.
her damla bir yere yetişmeye çalışıyor gibiydi.
ben düşündüm:
insan da böyle mi düşer?
önce gökyüzünde birikir.
sonra taşıyamaz.
sonra kendini bırakır.
ve herkes buna yağmur der.
kimse onun düşüş olduğunu düşünmez.

ben de düştüm.
ama adını kimse düşmek koymadı.
“üzülmüş” dediler.
“yıpranmış” dediler.
“biraz içine kapanmış” dediler.
oysa ben içime kapanmadım.
içim üstüme kapandı.

büyük fark var.

yağmur gecenin içine karışırken
telefonuma baktım.
eski bir mesaj aramadım bu kez.
bu bile ilerleme sayılır mı?
bilmiyorum.
insan bazı günler
kendini incitmediği için bile kutlamak istiyor.
bugün fotoğraflara bakmadım.
bugün adını arama çubuğuna yazmadım.
bugün senden bir haber beklerken
kendimi yakalamadım.

ama sonra bir araba geçti.
farları odanın duvarına vurdu.
bir an,
kapı açıldı sandım.
çünkü insanın içindeki umut
bazen çok zavallı bir ışığa bile inanıyor.

yağmur durmadı.
ben de durmadım.
içimden yürüdüm biraz.
eski yerlere gittim.
söylemediğim cümlelerin yanından geçtim.
pişmanlıkların olduğu sokakta biraz bekledim.
seni ilk kez kaybedeceğimi anladığım ana uğradım.
orada hala genç bir ben duruyordu.
gözleri korkmuş.
ama belli etmemeye çalışıyor.
ona sarılmak istedim.
“haklısın” demek istedim.
“bu his geçmeyecek belki ama
sen yine de ölmeyeceksin.”

bunu bilmek gerek bazen.
acı insanı öldürmüyor her zaman.
bazen daha zorunu yapıyor:
yaşatıyor.

yağmurun sesi azaldı sonra.
damlalar seyrekleşti.
sokak parladı.
gece biraz yıkandı ama
temizlenmedi.
tıpkı ben gibi.

ben de biraz yıkandım yıllar içinde.
bazı öfkelerim aktı.
bazı beklentilerim çözüldü.
bazı cümlelerim yumuşadı.
ama senden kalan o dip tortusu hala duruyor.
ne kadar yağmur yağsa
oraya ulaşmıyor.

belki de her insanın içinde
yağmurun bile giremediği bir yer vardır.
benimki senin adınla kapalı.

pencereyi kapattım.
oda soğumuştu.
çayı tazeledim.
bu kez tek bardak çıkardım.
buna da ilerleme diyorlar belki.
ben emin değilim.
çünkü bazı tek başınalıklar
kabullenmekten çok
gücünün yetmemesine benziyor.

sonra kendi kendime dedim ki:
bu gece de geçti.
tam geçmedi belki.
ama sabaha kadar taşındı.

bazı acılar insanın namusudur.
yağmur yağar,
şehir ıslanır,
insan kurur sanırlar.
oysa bazı yerler
hiç kurumaz.



bana kalan şeyler

bana kalan şeyler var.
çok değiller.
zaten gidenlerin ardından insana büyük miraslar kalmaz.
birkaç eşya,
birkaç koku,
birkaç yanlış hatırlanmış cümle,
bir de gecenin en sessiz yerinde
kendini belli eden o eski sızı.

bana senden bir fincan kaldı.
kenarında küçük bir çatlak.
ilk gördüğümde atayım dedim.
sonra elim gitmedi.
çünkü bazı kırık şeyler
insana kendini daha yakın hissettiriyor.
sağlam olan her şey yabancı artık bana.
çatlak şeyleri anlıyorum.
yarım kalanları.
bir köşesi eksilmişleri.
kullanılmaya devam ettiği için
tam kırılmamış sayılanları.

ben de öyleyim biraz.
çatladım ama atılmadım.
içimde hala bir şeyler taşınıyor.
çay değil belki.
umut da değil.
ama sıcaklığını tamamen kaybetmemiş
bir direnme hali.

bana bir de suskunluk kaldı senden.
eskiden konuşkan biriydim.
kelimelerle kendime yol açardım.
şimdi cümlelerim kapının önünde bekliyor.
içeri almıyorum çoğunu.
çünkü ne zaman konuşsam
sana çıkan bir sokak buluyor dilim.
biri havadan sudan bahsetse
ben içimde vedaya varıyorum.
biri bir şehir ismi söylese
ben seninle gidilmemiş yerlere.

insanın iç haritası bir kez bozulunca
her yol aynı acıya çıkıyor.

bana senden bazı şarkılar kaldı.
dinlemiyorum.
ama silmedim de.
telefonun bir yerinde duruyorlar.
tıpkı mezarlık gibi.
her gün gitmiyorsun,
ama orada olduğunu biliyorsun.
bazen yanlışlıkla çalıyor biri.
o an bütün dünya eğiliyor.
bir ses,
bir akor,
bir kelime
insanı yıllar öncesine götürmeye yetiyor.

hafıza çok acımasız.
iyi günleri bile bıçak gibi saklıyor.
mutlu olduğun bir anı hatırlayınca
mutluluk değil,
ona artık dönemeyecek olmanın yorgunluğu çöküyor üstüne.

bana bir de bazı bakışlar kaldı.
senin değil sadece.
senden sonra insanların bana bakışı.
“daha iyi misin?” diye sorarken
cevabı duymaktan korkan gözler.
beni teselli etmek isteyen
ama hangi kelimenin yaraya değeceğini bilemeyen dostlar.
kimsenin kötü niyeti yoktu belki.
ama bazı acılar,
iyi niyetli cümlelerle daha çok kanar.

“boş ver” dediler.
boş verilecek bir şey değildi.
“önüne bak” dediler.
önümde de sen vardın.
“hayat devam ediyor” dediler.
bunu en çok hayatı durmuş insanlar bilir zaten.
dışarıdaki devam ediş,
içerideki duruşu daha görünür kılar.

bana senden bir şehir kaldı.
içinde yaşamadığım halde
sokaklarını ezbere bildiğim.
birlikte geçmediğimiz halde
sanki her köşesinde konuşmuşuz gibi.
insan sevdiği kişiden
hayali yerler de miras alıyor.
bir balkon.
bir sahil.
bir yaz akşamı.
bir kış yolculuğu.
hiç yaşanmamış ama kaybedilmiş yerler.

bana en çok bunlar ağır geliyor.
yaşamadığım şeylerin yasını tutmak.
hiç gidilmeyen bir evin kapısında beklemek.
hiç doğmamış bir sabahın ışığına ağlamak.
insan hayallerini kaybedince
kimse taziyeye gelmiyor.

oysa hayaller de ölür.
hem de bazen insanlardan daha sessiz ölür.
bir gün fark edersin,
artık o cümleyi kurmuyorsun.
“bir gün” demiyorsun.
“belki” demiyorsun.
“olur ya” demiyorsun.
içindeki gelecek
yavaşça odadan çıkmış.

bana kalan şeyler arasında
bir de kendim varım.
yıpranmış,
azalmış,
bazı yerleri eksik,
ama hala burada.
bunu küçümsemiyorum artık.
çünkü bazen insanın kendine kalması bile
büyük bir hayatta kalma biçimi.

senden sonra kendimle baş başa kalmayı öğrendim.
kolay olmadı.
kendim gürültülü bir yerdi.
çok eski kırgınlıklar vardı.
çok kapatılmış dosyalar.
çok üstü örtülmüş ağlamalar.
sen gidince hepsi uyandı.
meğer ben sadece seni kaybetmemişim.
kendimden sakladığım her şeyle de karşılaşmışım.

belki de bu yüzden bu kadar acıdı.
senin gidişin
içimdeki bütün eski gidişleri çağırdı.
babamın suskunluğunu.
annemin yorgunluğunu.
çocukluğumun kapı eşiklerini.
kimse gitmesin diye ettiğim o küçük duaları.

bana kalan şeyler bunlar.
bir fincan.
bir suskunluk.
birkaç şarkı.
hayali şehirler.
ve kendi içimde taşıdığım uzun bir enkaz.

ama şunu da biliyorum artık:
enkaz dediğin şey sadece yıkım değildir.
bazen insan
hayatta kaldığını da orada görür.

bazı acılar insanın namusudur.
bana kalan en ağır şey bu cümle.
ama aynı zamanda
beni hala ayakta tutan şey de biraz bu.



bir gün iyileşirsem

bir gün iyileşirsem
bunu kimseye söylemeyeceğim.
çünkü iyileşmek öyle büyük cümlelerle gelmez bence.
bir sabah uyanırsın,
ilk aklına gelen şey o olmaz.
çay koyarken elin titremez.
bir şarkı çalar,
kapatsan da olur,
kapatmasan da.
bir sokaktan geçersin
ve kalbin sana ihanet etmez.

belki iyileşmek budur.
acının tamamen gitmesi değil.
hayatın içinde
sana saldırmadan durmayı öğrenmesi.

bir gün iyileşirsem
yine de seni kötü hatırlamak istemem.
çünkü bazı insanlar canını yaksa bile
onları kirletmek,
kendi geçmişini de kirletmek gibi geliyor.
ben seni sevmiştim.
bütün saflığımla değil belki,
bütün yaralarımla.
ama sevmiştim.
bu sevginin sonunda ben kırıldım diye
başlangıcını inkar etmek istemiyorum.

insan bazen en çok
bir şeyin güzel başlamış olmasına üzülüyor.
çünkü güzel başlamasa
bu kadar acımazdı.
umut olmasa
hayal kırıklığı olmazdı.
ev sanmasam
yıkıntı bu kadar üşütmezdi.

bir gün iyileşirsem
çocukluğuma da dönerim belki.
ona derim ki:
“bak, herkes gitmedi.”
“bak, sen hala buradasın.”
“bak, bazı kapılar kapandı ama
gökyüzü kapanmadı.”

çocukluğum inanır mı bilmiyorum.
o biraz inatçı.
çok beklemiş kapı önlerinde.
çok dinlemiş evin içindeki sessizlikleri.
çok erken öğrenmiş
birinin yüzüne bakıp gitmeye hazırlanıp hazırlanmadığını anlamayı.

ben onu ikna etmek isterim.
çünkü içimdeki bütün korkular
en çok onun gözlerine benziyor.

bir gün iyileşirsem
kendime daha yumuşak davranacağım.
bu kadar sert konuşmayacağım içimden.
“neden unutamadın?” demeyeceğim.
“neden bu kadar zayıfsın?” demeyeceğim.
çünkü unutamamak zayıflık değilmiş.
bazen sadece
kalbin yaşadığı şeyi ciddiye almasıymış.

ben yaşadığımı ciddiye aldım.
bu yüzden uzun sürdü.
bu yüzden içimde kök saldı.
bu yüzden kolay sökülmedi.
ve belki de bazı şeyler
sökülmek için değil,
insana neye benzediğini göstermek için kalıyor.

bir gün iyileşirsem
yine yağmur yağacak.
ama ben pencereyi açınca
içime eski bir cenaze değil,
sadece serinlik dolacak.
bir fincanı elime alınca
çatlağına değil,
içindeki çaya bakacağım.
bir tren sesi duyunca
gitmeyenleri değil,
gidebildiğim yerleri düşüneceğim.

bu mümkün mü?
bilmiyorum.
ama artık imkansız demek de istemiyorum.
çünkü insan uzun süre acının içinde kalınca
acıdan başka hiçbir şeye inanmamaya başlıyor.
bu da başka bir esaret.

ben özgür olmak istiyorum.
senden değil sadece.
seni unutmaya çalışırken
kendime yaptığım kötülüklerden de.
her gece aynı yarayı yoklamaktan.
eski konuşmaları mahkeme tutanağı gibi tekrar okumaktan.
kendi kalbimi sürekli suçlu sandalyesine oturtmaktan.

bir gün iyileşirsem
belki seni affetmiş olmam.
belki kendimi affetmiş olurum.
çünkü en zor olan buydu:
senin gidişini değil,
benim o gidişten sonra kendimi bu kadar yalnız bırakışımı affetmek.

insan bazen başkasının terk edişini
kendi içinde devam ettiriyor.
kendine iyi bakmıyor.
uyumuyor.
yemek yemiyor.
ışıkları açmıyor.
kimseye anlatmıyor.
sanki giden kişi yetmemiş gibi
bir de kendi kendini bırakıyor.

ben bunu yaptım.
şimdi yavaş yavaş
kendimi yerden kaldırmayı öğreniyorum.
çok görkemli değil.
kimse alkışlamıyor.
ama bazen kalkmak,
bir insanın kendi içinde yaptığı en büyük devrimdir.

bir gün iyileşirsem
bunu senden bağımsız yapacağım.
sen dönersen değil.
sen anlarsan değil.
sen pişman olursan değil.
ben,
kendim için.
çünkü insanın hayatı
bir başkasının fark edişine emanet edilemeyecek kadar kısa.

yine de şunu biliyorum:
bazı acılar insanın namusudur.
iyileşsem bile
onları inkar etmeyeceğim.
çünkü onlar beni küçültmedi sadece.
bana nereden kırıldığımı,
nerede hala insan kaldığımı,
neyi gerçekten sevdiğimi de gösterdi.

bir gün iyileşirsem
bu acı tamamen geçmeyecek belki.
ama artık beni yönetmeyecek.
içimde bir yerde duracak.
eski bir fotoğraf gibi.
baktığımda canım azıcık yanacak,
ama ben o fotoğrafın içinde yaşamayacağım.

işte o gün
belki gerçekten sabah olacak.

ve ben ilk kez
senden sonra değil,
kendimden yana uyanacağım.




beni burada bırakma

beni burada bırakma,
demek istedim sana.
ama demedim.
çünkü bazı cümleler insanın gururuna değil,
çocukluğuna ağır gelir.
“beni bırakma” demek,
küçük bir çocuğun kapı eşiğinde
annesinin arkasından bakması gibi.
çok çıplak.
çok savunmasız.
çok geri dönüşsüz.

ben o cümleyi içimde tuttum.
sen giderken
dudaklarım kapalıydı.
ama içimde bir çocuk
bütün gücüyle bağırıyordu:
beni burada bırakma.

burada dediğim yer
bir oda değildi.
bir ilişki de değildi sadece.
burada dediğim yer,
kendimle baş başa kalmaktan korktuğum o eski karanlıktı.
sen gidince ben oraya düştüm.
ve anladım ki,
bazı insanlar bizi terk ettiklerinde
sadece bugünden çıkıp gitmezler.
geçmişimizin kilitli kapılarını da açıp giderler.

senin ardından
çocukluğumun bütün odaları havalandı.
eski korkularım uyandı.
eski yalnızlıklarım yataklarından kalktı.
bir zamanlar susturduğum ne varsa
tek tek karşıma oturdu.
“bizi hatırladın mı?” dediler.

hatırladım.
unutmamışım zaten.
sadece sen varken
biraz daha az duyuyordum.

işte bu yüzden gidişin bu kadar ağır geldi.
sen sadece sen değildin.
bir süreliğine susturduğum bütün iç gürültülerin üstüne
örtülmüş bir battaniyeydin.
gidince üşüdüm.
hem de çok.

beni burada bırakma,
diyemedim.
çünkü sevilmek için yalvarmak istemedim.
ama şimdi düşünüyorum da,
belki de insan bazen yalvarmaktan değil,
hiç istememiş görünmekten daha çok kırılıyor.
ben güçlü görünürken
içimdeki en zayıf yerleri kimse görmedi.
sen de görmedin belki.
ya da gördün,
ama kalamadın.

kalmak zor bir şey.
bunu biliyorum.
herkesin gücü yetmez.
birinin yarasına komşu olmak,
güzel günlerine misafir olmaktan çok daha ağırdır.
benim yaralarım da sessiz değildi.
gece konuşurdu.
gündüz susardı.
tam iyiyim derken
birden kanardı.

sen yoruldun belki.
ben de yoruldum.
ama ben kendimden gidemediğim için kaldım.
sen gidebildin.

bazen buna imreniyorum.
gidebilenlere.
kapıyı kapatıp yürüyebilenlere.
ardında bıraktığı yerde kimin kaldığını
çok düşünmeden devam edebilenlere.
ben öyle biri olamadım.
ben gittiğim yerlerde bile
geride bıraktığım ışıkları kontrol edenlerdenim.
kapı kilitlendi mi?
ocak açık mı?
biri üşür mü?
bir cümle yarım kaldı mı?

seninle de böyle yaptım.
sen gittikten sonra bile
içimde senin için ışık açık kaldı.

ne komik.
insan bazen kendini terk eden kişiye bile
karanlıkta kalmasın diye lamba yakıyor.

beni burada bırakma,
diyemedim.
ama belki gözlerim demiştir.
belki ellerim.
belki o gün susuşumun içindeki uzun titreme.
belki sen duymak istemedin.
çünkü bazen insan,
duyarsa kalmak zorunda kalacağı şeyleri duymazdan gelir.

ben de çok şeyi duymazdan geldim.
senin uzaklaşmanı.
cümlelerinin kısalmasını.
bakışlarının başka yerlere gitmesini.
birlikteyken bile aramıza giren o görünmez boşluğu.
gördüm ama adını koymadım.
çünkü bir şeye isim verince
o şey gerçek oluyor.

ben gerçek olmasın diye çok sustum.

şimdi burada,
o sustuğum yerlerin ortasındayım.
her biri bir taş gibi.
üstlerinden atlayarak yürümeye çalışıyorum.
bazen ayağım takılıyor.
bazen düşüyorum.
ama artık şunu biliyorum:
beni burada bırakan sadece sen değilsin.
ben de kendimi uzun süre burada bıraktım.

şimdi kendime dönüp
aynı cümleyi söylüyorum:
beni burada bırakma.

bu kez kendime.
bu kez gerçekten.
bu kez gitmemesi gereken kişiye.

çünkü insan en sonunda
kendi elini tutmayı öğrenmek zorunda kalıyor.
başkasının dönmesini beklemekten
parmakları üşüyünce.

bazı acılar insanın namusudur.
ama insan
kendi namusunu taşırken
kendini de unutmamalı.

beni burada bırakma,
dedim içimden.
ve ilk kez
birinin dönmesini değil,
kendimin kalkmasını bekledim.



*
son söz değil

bu bir son söz değil.
çünkü bazı hikayelerin sonu olmaz.
sadece insan bir yerde yazmayı bırakır.
kalem durur,
kağıt biter,
gece uzar.
ama içerde bir şey devam eder.
sessizce.
inatla.
kendine küçük yollar açarak.

ben seni bitiremedim belki.
ama aynı yerden kanamayı biraz öğrendim.
hangi saatlerde daha çok acıdığını,
hangi şarkıların dokunulmaması gerektiğini,
hangi sokaklardan geçerken içimi sıkı tutmam gerektiğini.
insan zamanla kendi yarasının coğrafyasını çıkarıyor.
şurası tehlikeli diyor.
burada eski bir mayın var.
burada bir bakış patlar.
burada bir koku insanı çocukluğuna savurur.

ben içimin haritasını ezberledim.
ama bu beni kurtarmadı.
sadece daha dikkatli yaralanmayı öğretti.

bu bir son söz değil.
sana da değil belki.
kendime yazılmış uzun bir tutanak.
şurada sevdi.
şurada kırıldı.
şurada sustu.
şurada bekledi.
şurada kimse gelmedi.
şurada yine de ölmedi.

ölmemek bazen başarı sayılır mı?
bence sayılır.
çünkü bazı geceler vardır,
insan sabaha sadece nefes alarak ulaşır.
hiçbir kahramanlık yoktur.
hiçbir büyük dönüşüm.
sadece yatakta dönüp duran bir beden,
tavana bakan iki göz,
içinde düşüp duran bir isim.

ben çok sabaha böyle ulaştım.
kimse bilmedi.
bilmesin de.
çünkü herkesin kendi içinde
kimseye göstermediği savaşları var.
benim savaşım sessizdi.
kurşun sesi yoktu.
ama çok şey öldü.

heveslerim öldü.
bazı inançlarım öldü.
kolay güvenen yanım öldü.
birinin “kalacağım” demesine
çocuk gibi sevinen tarafım öldü.
ama garip olan şu:
ben tamamen ölmedim.

içimde hala
çok küçük bir yer
hayata doğru dönük duruyor.
bunu bazen sevmiyorum.
çünkü yaşamak da sorumluluk.
kalkmak,
yemek yemek,
yüzünü yıkamak,
bir mesaja cevap vermek,
bir sonraki güne geçmek.
insan kırılmışken bunlar bile ağır.

ama o küçük yer vazgeçmiyor.
belki insanın içindeki Allah vergisi inat budur.
belki annesinden kalan bir dua.
belki çocukluğunun ölmemek için sakladığı son oyuncak.
bilmiyorum.
ama var.

bu bir son söz değil.
sana dön demiyorum artık.
çünkü dönsen bile
biz aynı yere dönemeyiz.
bunu kabul etmek en çok acıtan şeylerden biri oldu.
insan birinin dönmesini beklerken
aslında zamanın da geri döneceğini sanıyor.
oysa kimse aynı kapıdan
aynı insan olarak girmiyor.
sen değiştin.
ben değiştim.
o eski masa bile eskidi.

belki bir gün karşılaşırız.
bir sokakta.
bir kalabalığın içinde.
sen beni görürsün.
ben seni.
birkaç saniye dünya eski haline dönecek gibi olur.
sonra herkes kendi yoluna gider.
ben eve dönerim.
çay koyarım.
belki ellerim titremez.
belki titrer.
bilmiyorum.

ama o gün sana içimden şunu derim:
ben seni çok taşıdım.
çok yoruldum.
çok kırıldım.
ama bak,
hala buradayım.

bu cümle sana değil aslında.
kendime.
çünkü insan bazen en büyük cevabı
onu terk edene değil,
terk edildikten sonra ayakta kalan haline verir.

ben ayakta kaldım.
tam değil.
sağlam değil.
ama kaldım.

bazı acılar insanın namusudur.
bunu ilk söylediğimde
sadece acıyı anlatıyordum.
şimdi biraz daha anlıyorum:
namus dediğin şey,
insanın kendi içindeki hakikate ihanet etmemesi.
ben sevdim.
kırıldım.
eksildim.
ama yaşadığım şeyi inkar etmedim.
kendime yalan söylemedim.
bu da bir tür onur belki.

geçmedi.
belki geçmeyecek.
ama ben artık sadece geçmesini beklemiyorum.
onunla birlikte yürümeyi,
bazen durmayı,
bazen susmayı,
bazen de kendime rağmen devam etmeyi öğreniyorum.

bu bir son söz değil.
ama şimdilik burada duruyorum.
çünkü bazı cümleler daha fazla uzarsa
yeniden yara olur.

ve ben artık
her yarayı şiir sanmak istemiyorum.

bazı acılar insanın namusudur.
evet.
ama bazı sabahlar da insanın kendine borcudur.

ben şimdi
o borcu ödemeye gidiyorum.

Paylaş:
2 Beğeni
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Şiiri Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (2)

5.0

100% (2)

Namus Şiirine Yorum Yap
Okuduğunuz Namus şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
namus şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Güven Tekin
Güven Tekin, @guventekin
29.5.2026 15:26:49
5 puan verdi
​"Yüreğine, kalemine sağlık üstad. Kelimeleri öyle bir dizmişsin ki, insan okurken sadece mısraları değil, arkasındaki o derin duyguyu da hissediyor. Sesin, nefesin eksilmesin; çok güçlü bir kalemin var."
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL