0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
106
Okunma

Ben…
Kendi içimde yankılanan bir hikayenin kırık sesiyim.
Ne tam susabiliyorum ne de gerçekten konuşabiliyorum.
Sanki kelimeler dilimde değil de, köklerimde filizleniyor.
Ve her biri, toprağın altından gelen bir sızı gibi ağır ağır yükseliyor içime.
Ben bir hayat ağacıyım…
Ama öyle masallardaki gibi ihtişamlı, göğe meydan okuyan değil.
Ben daha çok, rüzgârın unuttuğu bir yamacın kenarında,
yalnızlığa gömülmüş, kabuğu çatlamış bir ağaç gibiyim.
Köklerim…
Toprağın karanlığına değil sadece, kaderin derinliğine uzanıyor.
Orada nem var, orada çürüme var, orada bekleyiş var.
Toprak dediğin şey sadece yaşam vermez;
aynı zamanda insanın içini de emer.
Ben içimi verdim toprağa…
Sessizce, itiraz etmeden, kabullenerek.
Allah…
İnsan en çok yalnız kaldığında, en çok O’na yakın hissediyor kendini.
Ama bu yakınlık bazen bir huzur değil, bir ürperti.
Çünkü cevap gelmeyen dualar da birer ağırlık bırakır insanda.
Ben çok konuştum içimden.
Çok sordum.
Ama bazen gökyüzü, insanın içindeki boşluktan daha sessiz.
Ve sevgi…
Sevgi bir nehir değilmiş, ben öyle sanmışım.
Akıp gider, temizler, ferahlatır diye…
Oysa sevgi bazen bataklık gibiymiş.
İçine girdikçe çeken,
direndikçe daha çok yutan.
Ben seni sevdim.
Ama bu sevgi bir çiçek gibi açmadı içimde.
Daha çok dikenli bir sarmaşık gibi sardı beni.
Nefes aldıkça sıkılaştı,
sustukça kök saldı.
Sen bilmedin.
Zaten bazı sevgiler bilinmek için değil,
taşınmak için vardır.
Beklemek…
Zamanın içinde donmuş bir an gibi.
Saatler ilerliyor ama insan yerinden kıpırdamıyor.
Bir kapının önünde değil bu bekleyiş,
bir ihtimalin eşiğinde.
Ben bekledim.
Bir adım, bir bakış, bir ihtimal…
Ama en çok da içimde kırılmayacak bir şeyin kalmasını bekledim.
Ayaz…
İçime işleyen o keskin soğuk…
Sadece üşütmez insanı,
aynı zamanda hissizleştirir.
Dallarım dondu, evet…
Ama asıl donan yer kalbimdi.
Ve yalnızlık…
Ah, yalnızlık…
Kalabalıkların içinde büyüyen bir gölge gibi.
İnsan bazen bir odada tek başına değildir,
ama yine de dünyanın en yalnız yerindedir.
Ben kendimle kaldım.
Kendi iç sesimle.
Ve anladım ki insanın en ağır yükü,
kendi içindeki yankıdır.
Ağırlık…
Bu sadece bir duygu değil, bir varoluş hâli.
Omuzlarıma çöken görünmez bir dağ gibi.
Her hatıra bir kaya parçası,
her susuş bir çöküş.
Ben taşıdım.
Kimse görmeden, kimse bilmeden.
Çünkü bazı yükler paylaşılmaz,
sadece içte birikir.
Zaman…
O da garip bir şey.
Ne hızlanıyor ne yavaşlıyor aslında,
ama insanın içindeki acıya göre şekil değiştiriyor.
Benim için zaman…
Uzayan bir gölge gibi.
Ne tamamen karanlık ne de aydınlık.
Ve yaşam…
Bize anlatıldığı gibi değilmiş.
Ne düz bir yol ne de sürekli bir mücadele…
Daha çok bir döngü.
Kırılmak, toparlanmak, yeniden kırılmak…
Ve her seferinde biraz daha eksilmek.
Ama yine de…
Bir şey var insanı ayakta tutan.
Belki umut değil bu.
Belki inanç bile değil.
Belki sadece alışkanlık…
Ya da köklerin vazgeçmeyi bilmemesi.
Ben hâlâ buradayım.
Dallarım eksik, yapraklarım seyrek, gölgem zayıf…
Ama köklerim hâlâ derinde.
Toprak beni tutuyor.
Allah beni görüyor.
Ve ben… kendimi hâlâ taşıyorum.
Belki bir gün…
İçimdeki ayaz çözülür.
Belki bir gün, o bekleyiş yerini sessiz bir kabullenişe bırakır.
Belki bir gün, sevgi artık can yakmaz.
Ama o gün gelmese bile…
Ben yine de büyümeye devam edeceğim.
Çünkü hayat ağacı dediğin şey…
Sadece yeşerdiğinde değil,
kuruduğunda da hayattadır.
Şimdi ben…
Kendi içimde,
yavaş yavaş,
sessizce,
yeniden filizleniyorum.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.