(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
İnsanoğlu kadar bir canavar yok, hepimiz ve bütün dünya savaşa hayır demedikçe, ateş bizden uzak olsun diye dua ederken ateşin düştüğü yerdeki katliamları ve dramları kutsadıkca bu böyle sürecektir.
Avaz avaz savaşa hayır diye bağırmaktır insan olana yakışan duruş.
Bu hassasiyete, bu insan kokusuna yakışacaktı Yaşar Kemal.....
(...)
"Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir barıştır."
Yaşar Kemal
Kız durmadan kusuyordu.
Kusmak da denemezdi aslında. Öğürüyor, öğürüyor, içinde olmayanı çıkartmaya çalışıyordu. Elleriyle saçlarını arkaya alarak hazmedemediği tüm korkuyu, dehşeti, öfkeyi öğürüyordu. Yerin altında; eski metro, yeni sığınakta, günlerdir yıkanmamış yağlanıp tel tel ayrılmış kumral saçlarını kusmuklardan koruması çocuğun dikkatini çekti. Böyleydi demek, insan her şeye rağmen içindeki devamlılığı sağlamak için günlük reflekslerini sürdürüyordu. Gözlerinin altındaki halkalara, yerlere oturmaktan ne renk olduğu zor seçilen kot pantolonuna, korkunun hırpaladığı bakışlarına rağmen ne güzeldi. “Bundan bir hafta önce tanışsaydık, nasıl olurdu” diye düşündü.
Şehrin havalı kafelerinden birinde oturuyor olsaydık, belki başkalarıyla, ayrı ayrı masalarda. Ateş isteme bahanesiyle kalkar giderdim yanına. Saçları ışıklı, yeni yıkanmış, kokusu gelirdi mutlaka burnuma. Lavanta. Yeşilimtırak gözleri, yoklardı belki beni. Sahte miyim, gerçek mi? Bahanemle mi dikiliyorum ayakta, yoksa umrumda bile değil mi hangi masadan çakmak dilendiğim. Sigara içiyor mudur ki? Kaç gündür içemedi, içiyorsa eğer. Uzatırsa ateşi, önce teşekkür ederdim sonra siz de mi öğrencisiniz derdim. Kitaplarını göstererek gözlerimle, ikinci soruyu kafamda hazırlardım. Aralık bir kapı bulursam gözlerinde, kim bilir bir sandalye çekip otururdum. Burcu ne ki? Balıksa olmaz. Daha yeni balık travması yaşadım. Umarım yengeçtir. Severim yengeçleri. Şefkatli olurlar. Sarıp sarmalarlar adamı. Zaten gurbette adamım. İyi gelirdi bana bir yengeç.
Bom! Bom!
“Yine başladı işte. Biz bu şiddette duyuyorsak, yukarısı ne halde kim bilir.” diye düşündü çocuk. O sırada titreyen çığlığı fark etti. Kız kusmaya çalışmayı bırakmış, sarsılarak titriyordu. Dişleri öyle bi zangırdıyordu ki, buraların soğuğunda bile böyle birbirine çarpmamıştır. Kalktı çocuk yerinden. Yanına gitti. Etraftakilerden kimse onu görmüyor, sakinleştirmeye çalışmıyordu. Herkes kendi derdindeydi. Küçük kızlarının kulaklarını kapatarak göğsüne bastıran annenin önünden geçti. Dün aynı anne patlamalar sırasında kızına komik yüz şekilleri yaparak korkmasını engellemeye çalışıyordu. Metaneti korumanın da bir sınırı var demek ki. Acıktıkça, üşüdükçe, daha da önemlisi korku temelli gitmeyeceğini hissettirince düşüyordu gardlar.
Yaşlı adam da bugün daha acıklı bakmaya başlamıştı. Kaşları bizim Küçük Emrah’a döndü diye düşündü önünden geçerken.
Kız çocuğun önünde durduğunu bile algılayacak durumda değildi. Onu omuzlarından tuttu, titremesini geçirip, dengeye getirmeye çalıştı.
“Sakin… Sakin…Sakin…”
“Panik atağım var benim,” diyebildi bir süre sonra kız.
“Güvendeyiz burada, bak sık ellerimi, titremen geçecek.”
Delercesine avcunun içini tırnaklarını geçirdi kız. Gözlerine düşen perçemler titriyordu, kürk yakalı montu titriyordu, boynunda belirginleşen damarlar titriyordu, gözbebekleri titriyordu. Kızın ellerini avcunun içine aldı. Hiçbir şey demeden öylece durdu. Nasıl bu kadar sakin kalabildiğine inanamadı. Sanki ünlü sinema platformundan bir film seçmiş, seyrediyordu. Kendisinin hikayesi değildi yaşanan.
Soğuktan titreyen bir serçenin sıcağa geçişinden sonra gevşemesi gibi kızın titremesi yavaşça kaybolmaya başladı. Omzundan destek olarak duvarın dibine oturttu, yanına çöktü o da. Kızın büyük bir nefes aldığını duydu, az önceki kesik kesik solukları telafi edercesine. Hiç konuşmadan yarım saat oturdular. Sıkışan çocuklarını tuvalete götürmeye çalışan bir babanın telaşına, oğullarının fotoğrafını göstererek nerede olduğunu bulmaya çalışan bir ailenin perişanlığına, karısını yıkılan evden kurtaramayan bir adamın ağlayışına tanıklık ettiler.
Uzun süre tehlikeli bir şey olmayınca kısmi bir güvenlik hissi geldi sonra. Kız cebindeki tuzlu büskividen uzattı, çocuk küçük bir parça alıp kırtladı.
“Ailemle hâlâ konuşamadım,” dedi. “Rusya’dalar…”
“Benimkiler de Türkiye.”
“Ben konuştum ama deliriyorlardır meraktan.”
Sustular.
“Kavgalıydık, buraya arkadaşıma gelmiştim. Keşke gelmeseydim de, hep kavga edeydim.”
“Hayat öyle çalışmıyor işte.”
Kız ilk defa görüyor gibi baktı çocuğun kara gözlerine.
“Sen niye buradasın, öğrenci misin?”
“Öğrenciyim, bizim tayfa ilk etapta kaçtı, ben ha gittim, ha gidicem, zaten bişey olmaz belki derken kaldım.”
“Hâlâ neyi konuştuğumuza inanamıyorum. Yaşananlara, yaşatılanlara… Gerçek mi bunlar?”
“Bilmiyorum, gerçek hayal karıştı birbirine… Bi süredir her şey gerçek üstü geliyo bana. Post truth mu diyorlar ne? Bizim memlekette bi zombi istilası görmedik diye bi laf var, o da oldu valla bi bakıma.
Normalde gelecek hafta sonu evde olacaktım. Anama zeytinyağlı sarma sipariş etmiştim. Bilir misin zeytinyağlı sarma?”
“Rusçası ne ki?”
“Onu bilmiyorum ama böyle yaprağın içine pirinç koyuyorsun, zeytinyağlı pişiriyorsun. Sakın kuş üzümü koyma bana yaparsan bi gün. Hiç sevmem öyle.”
Kız ilk defa güldü.
“Evet biliyorum onu, bi yaz Antalya’ya gelmiştik. Yemiştim o zaman.”
Sustular.
Bir burun çekmesi duydu çocuk. Yan gözle kıza baktı. Bu kez titremeden, sicim şeklinde akıyordu yaşlar.
“Bak ne diycem…”
Çantasını açtı, bir kitap çıkardı. Nazım’ın Rusça bir baskısı. Bir arkadaşına hediye almıştı, kapıp çantasına koyduğu şeyler arasındaydı.
“Hadi gel şiir okuyalım.”
“Nazııım…”
Kız tanıyordu Nazım’ı… Ruslar’ın çoğu tanırdı.
Kız montunun tersiyle gözlerini ve burnunu sildi. Burnunun ucu kıpkırmızı olmuştu.
“İlki benden. Kitap benim sonuçta.” Deyip göz kırptı.
“Kitap okurum :
içinde sen varsın,
şarkı dinlerim :
içinde sen.
Oturdum ekmeğimi yerim :
karşımda sen oturursun,
çalışırım :
karşımda sen.
“Hadi sıra sende..”
Kız uysalca kabul etti. Güvenilir bir yuva bulmuş kedi gibi. Başladı okumaya:
“Seni düşünmek güzel şey,
ümitli şey,
dünyanın en güzel sesinden
en güzel şarkıyı dinlemek gibi bir şey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
ben artık şarkı dinlemek değil,
şarkı söylemek istiyorum...
Çocuğun davudi sesi de yakışıyordu şiirlere. Bir sayfa daha çevirdi: Seviyorum seni denizi ilk defa uçakla geçer gibi İstanbul'da yumuşacık kararırken ortalık içimde kımıldayan birşeyler gibi Seviyorum seni Yaşıyoruz çok şükür der gibi.
Bildik sularda olmak, tanıdık dizelerde kaybolmak sakinleştirmişti ikisini de. Bi sonra göğü yırtan gürültü, o kadar korkutamayacaktı onları belki de. En uzun o gecede şiire sığındılar.
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.
Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.