1
Yorum
5
Beğeni
5,0
Puan
41
Okunma
ben bu şehrin içine
yanlışlıkla bırakılmış bir fiş gibiyim
kasiyer yok
para üstü yok
sadece uzun bir “eksik” var
avucumun çizgilerinde gezinen
sabahları
perdelerin arkasından değil
bir dolabın küfünden uyanıyorum
üstüme giydiğim şey
ne kumaş
ne mevsim
dikiş yerleri içime batan
adı konmamış bir utanma
aynaya bakıyorum
aynada ben yokum
birinin yarım bıraktığı yüz var
gözlerim
iki yorgun düğme
hiçbir gömleği kapatmaya yetmeyen
gülüyorum bazen
öyle bir gülüş ki
dişlerim değil
sözlerim kırılıyor
sesim
kendi mezarını kazmaya çalışan bir kürek gibi
toprağı değil
boşluğu eşeliyor
ev dediğin
bir fotoğrafın arka yüzü
tarih atılmış
kimse hatırlamamış
mutfakta bir tabak duruyor
içinde
çocukluğumun suskun çorbası
soğudukça çoğalan
kollarımda kuşlar yok
kanatlarını çoktan kiraya vermiş umutlar da yok
benim omuzlarımda
sadece
yerinden oynatamadığım günler var
her biri paslı bir çivi
her biri “dayan” diye çakılmış
yolda yürürken
ayak izlerim ardımda kalmıyor
çünkü ben
toprağa basmıyorum
ben
bir hatanın üstünden geçiyorum
ve hata
her seferinde beni yeniden yazıyor
insanlar ışığa koşuyor
ben gölgenin cebinde duruyorum
cebimde ne var
bir kırıntı
bir tek kullanımlık sevinç
son kullanma tarihi geçmiş
birileri “nasılsın” dese
dilim cevap vermez
dilim
sadece yutkunur
çünkü bazı sorular
boğaza asılan ağır bir salıncak
çocuk binemez
adam sallanır
gece olunca
odanın ortasına bir sandalye koyuyorum
üzerine oturmuyorum
sandalye
benim yerime çöküyor
benim yerime yoruluyor
benim yerime susuyor
ve ben
kendi içimdeki enkazı
kimse görmesin diye
üstüne temiz bir örtü seriyorum
örtünün adı
“idare eder”
rengi
“hiçbir şey belli olmasın” grisi
sabah
kapı çalmıyor
telefon susuyor
ben yine de
kalbimin pasını siliyorum
sanki bir gün
birinin eli değecekmiş gibi
sanki bir gün
bir cümle
beni olduğum yerden kaldıracakmış gibi
ama en çok şunu biliyorum
benim içimde
yıkıntıdan yapılmış bir çocuk var
kırık oyuncaklarını sayıyor
ve her sayışta
dünyaya inadına
bir nefes daha ekliyor
5.0
100% (2)