0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
49
Okunma
(tozun yerini ezberlediği bir sabaha doğru)
Sabah oldu sanma;
saat sadece ileri gitti.
Güneş, perdenin aralığından
bir yabancı gibi baktı içeri
beni tanımadı.
Ben de ona adımı söylemedim.
Bir leke var masada,
kimse ne olduğunu hatırlamıyor.
Belki dökülmüş bir çorba,
belki aceleyle bırakılmış bir veda.
Silinmiyor.
Bazı izler temizlenmez,
sadece evle birlikte yaşlanır.
Ayakkabılar kapının önünde
hep aynı yöne bakıyor.
Gidenin ayağına göre duruyor sanki her şey.
Ben duruyorum.
Durmak da bir gidiştir bazen,
sadece ses çıkarmaz.
Bir takvim yaprağı düştü yere,
toplamadım.
Günler kendini yerden toplasın istedim.
Ben zaten çok eğildim,
çok aldım,
çok sakladım.
Mutfakta bir tıkırtı oldu
fare değil,
umut hiç değil.
Belki de ev
kendi kendine konuşmayı denedi.
Başaramadı.
Dil dediğin şey
ancak biri duyarsa var.
Akşamüstü pencereye bir serçe kondu.
Bakmadım.
Bakanların gittiğini biliyorum.
O da kısa durdu,
uçtu.
Her şeyin bir eşiği var;
benimki hâlâ kapının iç tarafı.
Bir mektup yazmaya kalktım,
zarfı yoktu.
Adres zaten yoktu.
Yazmadım.
Yazılmayan şeyler
daha uzun kalıyor insanda.
Ve gece
gece yine aynı yerinden çöktü evin.
Işığı kapatmadım.
Karanlık, davetsiz de geliyor çünkü.
Ben, sandalyenin sırtına asılı bir hırka gibi
orada kaldım:
giyilmeyi beklemeden,
üşütmeden,
ama hâlâ
birinin omzunu hatırlayarak.
Eğer yarın biri
çekmeceyi açarsa,
bil ki ben orada olmayacağım.
Çünkü bazı insanlar
en çok açıkta kalınca
saklanır.
(evin nabzını şaşırdığı bir gecenin eşiğinde)
Sabaha bir ad koyamadım,
adı olmayan şeyler daha geç uyanır.
Perdeyi araladım,
dışarısı yine benden önceydi.
İçeri giren ışık
ayakkabılarını çıkarmadı.
Masada iki sandalye var,
biri hep dolu sanılır.
Oysa boşluk da oturur bazen;
kıpırdamaz,
ağırlık yapar,
sesini duyurmaz.
Bir kaşık çekmecede
diğerlerinden ayrı duruyor.
Ne çorbaya girmiş
ne ağza değmiş.
Bazı eşyalar
kullanılmayarak eskir.
Saat durdu sandım,
meğer ben gecikmişim.
Zaman, kimseye çarpmadan
geçmeyi öğrenmiş burada.
Ben hâlâ
köşelere takılıyorum.
Duvara asılı çerçeve
biraz daha eğildi.
Düzeltmedim.
Hatıralar da
kendine bir eğim bulmalı.
Bir ses düşündüm
gelmeyecek bir adımın
önceki yankısı gibi.
Sonra vazgeçtim.
Sesler, düşünülünce
daha çok acıtıyor.
Pencere önündeki toz
adımı biliyor.
Her sabah
aynı harfleri yazıyor cama.
Silince
ben eksiliyorum.
Bir cümleyi bitiremedim bugün.
Sonuna nokta koymadım.
Belki biri gelir,
virgül ister.
Beklemek dediğin
İnce ve uzun bir ihtimalin dilbilgisidir.
Gece uzadı
ben kısaldım.
Yorgan, omuzlarıma
biraz geç kaldı.
Soğuk değil bu,
hatırlamanın serinliği.
Eğer bir gün
kapı yeniden ses verirse,
bil ki ben açmam.
Bazı dönüşler
içeriden kilitlidir.
(128 dikişten sonra, Didem’in artık kendini taşıdığı yerde)
Yıllar sonra geliyorum bu şiire,
gecikmiş bir kan gibi
yerini şaşırarak.
128 dikişli bir yerden
çırpınarak çıktım;
iplikleri dişlerimle kopardım,
acılarımı saymadım
sayılan şeyler azalıyor.
Sancılarım yanımda,
cevapsız çağrı olan kaderim
masanın üstünde titreşip duruyor.
Ekran karanlık.
Kim arasa açmayacağım;
çünkü bazı sesler
duyulunca ölür.
Kıblemi bilmiyorum.
Yönler dağıldı bende.
Ama ince uzun bir ihtimale
eğiliyorum
belki dua değil bu,
belki sadece
ayakta kalma refleksi.
Bir taş ustasının
karda öldüğü günden beri
ellerim ısınmıyor.
Taş hâlâ sert,
kış hâlâ haklı.
Ölüm,
ustalığın son sınavıymış
kimse söylemedi.
Nasrelin adını
unuttuğu andan beri
gülmenin içi boş.
Fıkralar yarım,
kahkahalar kısa.
İnsan bir kere adını kaybedince
kendine bile
şaka yapamıyor.
Bir soba dumanı vardı,
beni de öldürmedi.
O geceye küfrettim.
Hayat,
bazen yaşatarak cezalandırır.
Duman çekildi,
içimde kalan
Dünyaların sığdığı bir çatı katına sığmayan, Annemden kalan. .
Çekmeceler eskidi,
menteşeler sustu,
bardak çatlağını büyüttü.
Serçe çoktan uçtu,
takvim yaprakları
kendi kendine düştü.
Ben hepsini tanıyorum;
onlar beni
ezberden unuttu.
Annemin kokusu
nihayet silinmeye yüz tuttu.
En ağır kayıp bu oldu.
Çünkü bazı kokular giderse
insan,
bir daha kimsenin oğlu olmaz.
Yanlış numaralar hâlâ çalıyor.
Aynı saat,
aynı boşluk.
Ağrım, sancım
ve kaderim
üçlü bir konferans gibi
susarak konuşuyor.
Ben yine açmıyorum.
Şimdi son dikişi atıyorum.
Ne estetik,
ne düzgün.
Yara kapansın diye değil
kan dışarı taşmasın diye.
Eğer bir gün
bu şiiri biri bitmiş sanırsa
inanma.
Bazı şiirler
hiç bitmez;
sadece
insanın omurgasına taşınır.
Ben buradayım.
Kapı kapalı,
çekmece yarı açık.
Yönüm belirsiz,
ihtimalim ince.
Ve bazen bir insan,
yalnızca
yaşamaktan sağ kalan
son mısra olur.
5.0
100% (1)