0
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
27
Okunma
İstediğim her şeyin önünde bir sızı duruyor,
bir kapı eşiği gibi, geçtikçe daha da aşınan,
dokundukça elime batan o görünmez kıymık
kalbimin en yumuşak yerinde konaklıyor durmadan.
Bir şey dilediğimde, önce içimdeki sessizlik uyanıyor,
sonra o sessizliğin alnına bir gölge düşüyor,
gölge derinleştikçe sahibini unutuyor duanın,
Dua sustukça ağırlığı artıyor,
ve ben o ağırlığı taşımayı sevmiş gibi yapıyorum.
Her dua, avuçlarımda uzun süre beklemiş bir taş gibi,
ısınmıyor bir türlü,
bıraksam düşecek, tutsam canımı acıtacak,
ikisi arasında bir yerde
öğreniyorum incinmenin sabırlı dilini.
Gözümü kapadığımda bile
Duaların ince çizgileri beliriyor karanlıkta,
her çizgi biraz daha içeri doğru kıvrılıyor,
orada bir yer var
ne tam vazgeçişe ne de kavuşmaya benzeyen,
oraya yerleşiyor heveslerim
ve usulca küskünlüğe dönüşüyor.
Bir zamanlar adını söyleyerek çağırdığım şeyler vardı,
şimdi adlarını anmadan yanlarından geçiyorum,
çünkü her dua
içimde yeni bir burukluk doğurdu,
her heves
biraz daha eksiltti sesimin güvenini.
Sevincin kapısını çalmayı öğrendim belki,
ama kapı aralığında beklemenin
ne büyük bir yorgunluk olduğunu da orada anladım,
içeri girilmeyen sevinçler
insanı dışarıda daha çok üşütür.
Dualarım umutlandıkça
kalbim daraldı,
sığamıyor kendine,
taşıdığı yükleri birer birer içe doğru katlıyor,
katladıkça kırışıyor,
kırıştıkça susmayı öğreniyor.
Artık biliyorum,
bazı dualar gerçekleşmek için değil
insanı sınamak için gelir,
ve bazı umutlar
tam edilecekken
insanı kendine biraz daha uzaklaştırır.
Ben de böyle yürüdüm zamanın içinde,
Dualarımın arkasında bıraktığı izleri sayarak,
her izde biraz daha ağlayarak,
her adımda kalbime
fark ettirmeden bir kırgınlık ekleyerek.
5.0
100% (2)