0
Yorum
0
Beğeni
0,0
Puan
10
Okunma
Kalbin en iç merkezinde, karanlıkla aydınlığın birbirine yaslanarak ayakta durduğu o dar ve derin boşlukta, paslı bir anahtarın açamadığı, zamansız bir kapının ardında bekleyen o siyah ve ağır anlam noktasıdır süveyda.
Orada, uzun ve yorgun gecelerden süzülüp gelen kırılgan düşüncelerin, sessizliğe bulanmış eski kelimelerin, yarım bırakılmış cümlelerin tortusu birikir; hiçbir aynanın tam gösteremediği, hiçbir sesin bütünüyle dile getiremediği o derin ve utangaç iç ülke kuruludur.
Süveyda, kalbin kanla değil hatırayla atan en gizli odasında, sabırlı bir yalnızlık duygusunun kadife kaplı duvarlarına çarpıp geri dönen ağır bir iç çekiş gibi, insanın kendine bile itiraf edemediği eski ve ürkek bir korkuyu saklar.
En uzun susmaların, en kalın perdeli bakışların, en incitici anlayışların ve en kırılgan merhametlerin birbirine dolanarak düğümlendiği o karanlık merkezde, sevda bile fısıltıyla konuşur, acı ise adını kısaltır.
Orası, büyük ve süslü mutluluk kelimelerinin giremediği, gösterişli sevinç cümlelerinin kapıda bırakıldığı, yalnızca ağır anlamlı iç sızıların ve uzun soluklu bekleyişlerin geçişine izin verilen o dar ve kutsal geçittir.
Süveyda’da zaman, aceleci saatlerin metalik sesini unutur; geniş ve yavaş akan bir iç nehir gibi, insanın göğsünde ağır ağır dolaşan eski ve yorgun bir hatırlayış biçimine dönüşür.
İnsanın kendine benzeyen yüzünü ilk kez orada gördüğü, kaçtığı bütün aynaların intikamını tek bir bakışta aldığı, en dürüst ve en acımasız iç tanışma anı da yine o koyu ve sessiz noktada yaşanır.
Ve insan, ne kadar uzaklara giderse gitsin, ne kadar yüksek cümleler kurarsa kursun, ne kadar kalabalık duygulara karışırsa karışsın, en sonunda o ağır, karanlık, suskun ve vazgeçilmez süveyda noktasına dönerek kalp olmanın ne demek olduğunu yeniden öğrenir.