1
Yorum
12
Beğeni
5,0
Puan
118
Okunma
O gün zaman kendini saklıyordu;
saatler bir yere yetişme telaşını henüz öğrenmemişti.
Tanışmak, iki suskunluğun birbirine değmesi gibiydi;
ne soru tam soruldu ne cevap tamamlandı.
Kalabalık vardı etrafta ama insanın içi ilk kez bu kadar tenha.
Sen duruyordun,
dünyaya karşı değil,
dünyadan biraz geri çekilmiş gibi.
Konuşmayı ben biliyordum belki ama susmanın insanı temiz tuttuğunu ilk kez sende sezdim.
Bir cümle kurdum;
aslında dilim için değil,
orada kalman içindi.
Bazı tanışmalar vardır,
İnsan adını koymaz; bozulmasın diye.
Ellerimizde henüz günlerin kiri yoktu.
Gülüşün,
yüksek bir yere asılmış beyaz bir bez gibiydi; herkesin görebileceği kadar açık,
kimsenin dokunamayacağı kadar uzak.
İnsan böyle anlarda kendi hoyratlığından utanır.
Zaman bize acele etmedi.
Önce birlikte susmayı öğrendik,
sonra aynı şeye içlenmeyi.
Dostluk dediğin yüksek sesle gelmez;
bizde kapı aralığından sızdı.
Sen anlatırken dünya biraz geri çekilirdi;
Ben dinlerken içimde eksik duran yerler yerini bulurdu.
Sonra ince bir çizgi belirdi aramızda;
ne duvar kadar sert,
ne yol kadar açık.
Bir kelime gecikti,
arkasından bir diğeri gelmedi.
Suskunluk ilk kez ağırlaştı omuzlarımızda; taşınabilir olmaktan çıktı.
İyi niyetimiz vardı hâlâ ama zaman onu koruyacak kadar yavaş değildi.
Yan yana durduk,
aynı yere bakmadık.
Kırılmak dediğin yüksek bir sesle olmaz; içinden çatlar insan.
Biz de öyle olduk;
fark etmeden,
birbirimize değmeden.
Bazı dostluklar kavgayla bitmez, konuşulmadığı yerden çözülür.
Ve özlem,
adını koymadan yerleşti içime.
Bir zaman vardı;
susmak bir erdemdi,
insan kalbini kiraya vermeden yaşayabilirdi.
Biz de öyleydik;
sözden önce duran,
bakışla yetinen bir iyilik hâli.
Sonra günler ceplerimizi deldi,
Niyetler aralıklardan döküldü.
Kırgınlık dediğin,
adı konmamış bir yanlış anlaşılma;
bir merdiven boşluğunda yankılanıp duran ayak sesi.
Özlemek,
hiç adres sormadan gelir.
Bazen yağmur ince ince eğilir omzuma; şemsiyeler aceleci,
insanlar birbirine benzer bir telaşla akarken zamanın taşları ıslanır.
Bir meydanda saat kalbimden önce çalar; çanlar güvercinleri ürkütür.
Şehrin gözleri en büyük dönme dolaptır.
Ben seni hayatın keskin köşelerinden saklamak isterdim;
cam kenarında unutulmuş bir fesleğen gibi.
Aramızda yıllar birikti,
üst üste bırakılmış sandalyeler gibi;
kimse oturmadı,
toz ağırlığı öğrendi.
Sözlerim paslandı;
iyi niyetim hâlâ beyaz bir mendil.
Bir nehir düşün;
sisle örtülü.
Kıyısında kırmızı bir otobüs durup durup geçer; içimdeki yolculuk yerinde sayar.
İnsan bazı yoklukları yerinden oynatamaz;
en çok yerinde duran iyilikleri özler.
Bir gün sesin eksildi dünyadan;
ben bunu hemen fark etmedim.
Bazı yokluklar kapıyı çalmaz,
içerden çekilir.
Seninle konuşmayı zamanın omuzlarına bıraktım;
“sonra” dedim.
Uzak bir yerden çıktım yola;
gökyüzü griydi,
saatler yabancı bir sesle çalıyordu.
Yanımda bir sandık vardı;
dilini bilmediğim bir ağırlık.
İnsan bazen birini değil,
bir çağı taşır kollarında.
Ben seni sessizliğin en ağır hâliyle getirdim.
Kimseye anlatmadım;
bazı vedalar
kelime kabul etmez.
Şimdi adın geçmiyor konuşmalarda
ama ben biliyorum:
bazı isimler söylenmeyince büyür.
Bir bardağı elime alınca,
bir merdiveni çıkarken,
bir mendili katlarken
Hep aynı boşluk denk geliyor bana.
Dargınlığımız kaldı geride;
üzgün ama anlamsız.
Şimdi susuyorum.
Çünkü sen en çok susarak anlaşılırdın.
Ve ben,
sana söyleyemediklerimi
hayat boyu taşıyacağım.
5.0
100% (6)