28
Yorum
48
Beğeni
5,0
Puan
576
Okunma


NERUNA ŞİİRİNİN POETİKASI
Bu şiir, bir kadını değil; bir hatıranın ışıkta yankısını anlatır. “Neruna”, zamanın iki ucunu birbirine bağlayan görünmez bir köprüdür: bir ucunda Mâma’nın taşlarına kazınmış kadim bir dua, diğer ucunda modern insanın kalbindeki eksik parçadır.
Strabon’un defterinden taşan gözlemler, burada artık bir iç yolculuğa dönüşür.
Coğrafya artık dağlar ve ırmaklar değil; kalbin dağları, aklın nehirleri, ruhun vadileridir.
Neruna, Marekastan’ın kızıdır ama aslen rüzgârın, suyun ve ışığın bedenidir. Gözleri bin yıllık göklerin hafızasını taşır; saçları Cayennum’un sabah suyuna düşen meltemle kıvrılır; teninde toprağın ilk nefesi, suda doğan ilk dua vardır.
Şiir bir karşılaşmanın değil, bir hatırlayışın şiiridir. Çünkü aşk burada dışarıda aranmaz, içeride hatırlanır. Neruna, rüyada görünür ama bu rüya düş ile gerçek arasındaki eşiktedir. O, ne tamamen insan ne tamamen tanrıçadır — her ikisinin eşiğinde duran, yaratılmış güzelliğin kendisidir.
Şiirdeki dört temel unsur — rüzgâr, su, ışık, taş — kadim inanç sistemlerindeki dört ana direği temsil eder. Rüzgâr nefes, su temizlik, ışık bilgelik, taş kalıcılıktır. Hepsi birlikte aşkın haritasını çizer.
Neruna’nın söylediği cümle, şiirin kalbidir: “Ben seni beklemedim… sen beni hatırladın.”
Bu, insanın kadim bir hakikati yeniden fark etmesidir: Aşk, dışarıda bir karşılaşma değil, içeride bir buluşmadır. O yüzden bu şiir bir dua gibi başlar, bir yankı gibi biter.
Neruna, sadece bir güzellik değil; insanın, Tanrı’nın dokunduğu yeri hatırlama biçimidir.
O nedenle “Neruna”yı yazmak, bir rüyayı anlatmak değil, rüyanın kendisi olmaktır. Çünkü şiir, tıpkı aşk gibi, yalnız yaşanmaz; içine doğulur.
NOT: NERUNA VE TARMUŞ isimli romanım Anadolu’da Mama Krallığında yaklaşık 4.000 sene önce yaşanan bir aşk hikayesini konu edinmektedir. Bu şiir bu kitabın bir bölümünü değil sadece benim hayalimi süslemektedir.
Gece, sessizliğin en derin yerinden bir nefes gibi açıldı
Ne yıldız vardı gökyüzünde, ne ayın izi
Ama ben biliyordum, birazdan biri çıkıp gelecek
Karanlığı ışığa çevirecek
Gözlerimi kapattığımda, rüzgârın bile sesini unuttum
Ve orada, hiç kimsenin gidemediği o sınırda, Neruna duruyordu
Üzerinde ne altın, ne gümüş
Ama teni ışığın kendisiydi
Saçları, Cayennum’un sabah suyuna düşmüş rüzgâr gibi
Dalga dalga yayıldı gökyüzüne
Her telinde bir dua, bir hatıra, bir yankı gizliydi
Gözleri…
Ah, o ela gözler…
Dünyada hiçbir renk o derinliği taşıyamaz
Tanrı en güzel gözü Marekastanlılara vermiş derlerdi
Ama Neruna’nın gözlerinde başka bir şey vardı
bir çağın, bir kaderin efsaneliği
Sanki bakışında yalnız beni değil
bütün zamanı gördüm
Dudakları aralandı, ama konuşmadı
Sesini duymadım
yine de söylediği her kelimeyi kalbimin içinde işittim
Bir rüzgâr esti, yüzüme değil, içime değdi
Kalbimin duvarlarına bir cümle kazındı
“Ben seni beklemedim… Sen beni hatırladın.”
O anda anladım
Neruna, zamanın ötesinde doğmuş bir sesin suretiydi
Ben onun yüzyıllar sonraki yankısıydım sadece
O yazılmıştı, ben okudum
O sustu, ben duydum
Elini uzattı bana
Dokunmadım
Çünkü dokunsam ışık sönecek, dünya bitecekti
Ama o el havada asılı kaldı
Yüreğimin üzerinde bir mühür gibi
Birden dağlar açıldı
Cayennum’un suları yükseldi
Māma’nın taşları titredi
Hepsi aynı anda fısıldadı
“Aşk, kelimelerin bittiği yerdir.”
Uyandığımda sabah olmuştu
Rüzgâr hâlâ yüzümdeydi
Ama onun kokusunu taşıyordu
Kilimlerin arasında, suyun aynasında
Hatta sessizliğin içinde bile Neruna vardı
Ve ben o anda bildim
Bir daha hiçbir rüyamda yalnız olmayacağım
Çünkü Neruna, artık uykuda değil
Benim içimde yaşıyor
Ser Feyzlizof Delibal Hazretleri
(Nam-ı diğer Celil ÇINKIR — Rüyanın Şairi)
5.0
100% (30)