11
Yorum
48
Beğeni
5,0
Puan
955
Okunma

Tarih...
Yirmi dört Eylül…
Yaşamakla ölmek arasında
Soluk bir güz, solgun bir gün.
Geniş omuzlu adam:
Sonbaharım… Hazanım…
Solmuş çiçeğime can verenim,
Kırık kalbime el sürenim.
Senin adın gönül evimde,
Eylül’le gelen kadın diye seslendi.
Kadın gülümsedi.
Adamın gözlerine daldı.
Gözlerin, güneşin battığı yer…
Yüreğimin mahzeni.
Canımda can,
Sevdamda sonsuzluksun
Yegâne sevgilim dedi…
Sonra mı?
Fütursuz bir aldanış.
Büyük bir yanılgı.
Destursuz bir terk ediliş.
Vedasız bir gidiş.
Kadın ağladı.
Eylül hazana,
Güneş karanlığa sarıldı.
Dünya, döneceği yönü şaşırdı.
Vakitsiz hazanlarını
İçindeki sarı hüzne yoldaş saydı.
Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Duygularına ev sahipliği yapan mendiliyle
Kederden kanı çekilmiş yüzünü sildi.
Ve yine ağladı.
İçinde pervasızca alev alan ateşi
Sarının bütün tonlarıyla yaksam,
Daha da alev alır mı?
Dünya da yanar mı?
Ya da
Sarının ve acının sebebi güneşi yaksam
Yangın yeri yüreğim söner mi? Diye içe geçirdi.
Aylardan yirmi dört Eylül’dü
Hasretin vuslata dönüşeceği
Bir kavuşma anında.
Bir ayrılık mevsimine düştü aşk.
Kadın kolundaki saati hüzne kurulu.
Yolu uzun
İçinin her köşesi acıyla doluydu.
Aklı ise karmakarışık olmuştu.
Yürüdü… Yürüdü… Yürüdü.
Yolun sonuna geldikçe
Kıyısından dönüyordu karanlık uçurumların.
Yaşamaktan ağır azaplar
Çöküyordu yüreğinin en derinine.
Bilse de kötü gidişe hükümlü maziye dönük adımları,
Yine de o yolu yürümek,
Batan güneşini görmek istiyordu.
Sonuç ne olursa olsun
Aynı aşktan,
Aynı acıdan,
Aynı hazandan
Tekrar tekrar geçmek ve
Aşkını yeniden yaşamak istiyordu.
Hüzünlükent Narin
5.0
100% (27)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.