1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
288
Okunma

Gjirokastër’de yalnızlık, insanın cebine sığmıyor; taşlara sızıyor. Ben cebimi yokluyorum, şehir beni yokluyor. İkimiz de bir şey bulamıyoruz, ama sanki ikimiz de bir şey saklıyoruz. Evler yamaca tutunmuş, ben tutunmayı unutmuşum. Evler birbirine bakıyor, ben kendime bakamıyorum. İnsanın kendine bakması, bazen bir şehrin uçurumuna bakmaktan daha zor.
Sabah, taş sokakların üstüne ince bir sis bırakıyor; sanki şehir, geceden kalan düşüncelerini örtbas etmeye çalışıyor. Ben de aynı şeyi yapıyorum ama beceremiyorum. Şehir benden daha iyi saklıyor kendini. Taş, susmayı biliyor. Ben konuşmayı.
Burada her ev biraz yorgun, her pencere biraz ihtiyatlı. Perdeler bile temkinli açılıyor; sanki içeriye sadece ışık değil, geçmiş de dolacak. Ve geçmiş, burada fazlasıyla ağır. Bir valiz gibi değil; daha çok, insanın sırtına asılıp iskeletine yerleşen bir hatıra gibi. Benim geçmişim ise bavul değil, poşet. Yırtılıyor, dökülüyor, utanıyorum.
Yokuşlar var burada. İnsan sadece yukarı çıkmıyor, aynı zamanda içinden de geçiyor. Nefesim daralıyor, ama bu yokuşun suçu değil. İnsan bazen kendi kendine dik bir eğim olur. Ben de kendime tırmanıyorum, düşe kalka. Şehir izliyor. Taşlar sabırlı seyirciler.
Bir kahve içiyorum. Fincanın dibinde telve yok, ama ben yine de fal bakıyorum. Kendime. Çıkmıyor. Demek ki ben bile kendimi yorumlayamıyorum. Garsonun bakışı, “bu adam burada ne arıyor” ile “bu adam burada kendini arıyor” arasında gidip geliyor. Haklı. İkisi de doğru. İkisi de eksik.
Gjirokastër, bana kendimi öğretmiyor. Daha kötüsünü yapıyor: beni bana hatırlatıyor. Unutmayı bir başarı saymıştım. Meğer sadece ertelemişim. Bu şehir, ertelemeyi kabul etmiyor. Taşın sabrı var ama affı yok. Zaman burada ileri gitmiyor; daire çiziyor. Ben o dairenin ortasında, dönmeden dönüyorum.
Akşam olunca şehir kararıyor, ben aydınlanmıyorum. Işıklar yanıyor ama içimdeki odalar kapalı. Anahtarım var sanıyordum; meğer kilit değişmiş. Kendim tarafından. Kendime rağmen.
Bir sokakta duruyorum. Ayak sesim yankı yapıyor. Yalnızlığın en dürüst hali bu: kendi sesinin yabancı gelmesi. Bir an, birinin bana sesleneceğini sanıyorum. Sonra hatırlıyorum: ben buraya kimseye rastlamamak için geldim. İnsanın dilekleri gerçekleşince sevinmesi gerekir, değil mi? Demek ki bazı dilekler, gerçekleşince insanı eksiltiyor.
Gjirokastër’de taşlar eski, ben yeni bir yorgunluk taşıyorum. Şehir ağır ama dengeli; ben hafifim ama dağınık. Evler yıkılmadan ayakta, ben ayaktayım ama içim çökmüş. İroni, burada bir süs değil; yapı malzemesi.
Gece, pencereden içeri giriyor. Ben dışarı çıkamıyorum. İçerisiyle dışarısı yer değiştiriyor; ben ortada kalıyorum. Kendimle konuşuyorum. Cevaplarım kısa, sorularım uzun. Bir deneme yazıyorum aslında, ama denenen benim. Başarısız bir deney gibi, tekrar ediyorum.
Şehir bana bir şey demiyor. Ben şehre çok şey söylüyorum. Sonunda anlıyorum: Gjirokastër konuşmak için değil, dinlemek için var. Ve ben, ilk kez susmayı öğreniyorum. Susarken bile fazla konuştuğumu fark ederek.
Yalnızlık, burada bir oda değil; bir coğrafya. Ben o coğrafyanın haritasını çizemiyorum. Çünkü yollar, hep bana çıkıyor. Ve ben, kendime varmak istemiyorum.
Taşın hafızası beni geçti. Ben unutmaya çalışırken, şehir hatırlamayı seçti. Ve kazanan belli: taş. Ben, bir not düştüm sadece. Okunur mu? Okunsa bile anlaşılır mı? Bilmem. Ama şunu biliyorum: Bu şehir, insanı eksilterek tamamlıyor. Ben eksildim. Biraz daha ben oldum. Bu da en büyük ironi.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.