2
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
432
Okunma

Ben ışığı hatırlamıyorum; sadece insanların onu anlatırken kullandığı fiilleri hatırlıyorum. Parlamak, diyorlardı. Yayılmak. Dokunmak. Işığa dokunulduğunu ilk duyduğumda bunun bir masal olduğunu sanmıştım. Çünkü burada, bu odada, hiçbir şey hiçbir şeye değmez. Sesler bile yarı yolda vazgeçer.
Karanlık başlangıçta bir eksiklikti. Sonra bir yüzey oldu. Ardından bir varlık.
Şimdi onun içindeyim.
Zamanı saatle ölçmüyorum artık; kalp atışlarının birbirine benzeme derecesiyle ölçüyorum. Bazen kalbim hızlanıyor ve evren genişliyor sanıyorum. Sonra yavaşlıyor — galaksiler büzülüyor. Bir fizikçi olsaydım buna kişisel kozmoloji derdim. Bir tarihçi olsaydım, insanlığın ilk gecesini yeniden yaşıyorum derdim. Ama ben sadece karanlıkta kalan biriyim ve burada unvanların hiçbir anlamı yok.
İnsan görmeyince düşünceler şekil değiştiriyor.
Başta anılarımı kaybettim sandım. Oysa meğer onları görerek hatırlıyormuşum. Annemin yüzünü artık gözümde canlandıramıyorum; fakat sesinin omuzları olduğunu biliyorum. Babamın yürüyüşünü hatırlamıyorum ama sessizliğinin ağır olduğunu biliyorum. Demek ki hafıza gözle değil, ağırlıkla çalışıyormuş.
Burada nesneler yok. Ama ihtimaller var.
Bir sandalyenin var olabileceğini düşünüyorum mesela. Onu görmüyorum, ama zihnim sürekli ona çarpmamak için yön değiştiriyor. İnsan beyninin en büyük korkusu yokluk değilmiş; yanlış tahmin yapmakmış. Evrim bizi karanlıktan değil, hatalı karanlıktan korkacak şekilde yetiştirmiş.
Bazen bu odanın aslında bir deney olduğunu düşünüyorum. Belki gelecekteki insanlar, bilinci ışık olmadan ne kadar sürdürebileceklerini ölçüyorlar. Belki bir laboratuvardayım ve not alıyorlar: “Denek hâlâ anlam üretmeye çalışıyor.” Onlara buradan seslenmek isterdim: Anlam üretmek bir refleks değil, bir savunma mekanizmasıdır. İnsan evrende yalnız kalınca hikâye anlatmaya başlar.
İlk mitler de böyle doğmuş olmalı.
Bir mağarada, ateş sönmüşken, biri karanlığa bakıp görünmeyen şeylere isim verdi. Tanrılar belki de ışıkta değil, tam tersine ışığın yokluğunda icat edildi. Çünkü görünmeyen şey, zihnin en büyük tuvalidir.
Rüyalarım değişti.
Eskiden görüntüler görürdüm; şimdi sıcaklıklar görüyorum. Bir düşünce yaklaşıyor — hava ısınıyor. Bir korku beliriyor — soğuk çöküyor. Psikologlar buna duyusal yeniden örgütlenme derdi. Ben buna zihnin kendi güneşini yakması diyorum.
Karanlık öğretmen gibi.
Sabırlı, acımasız ve dürüst.
İnsan ışıkta kendini başkalarının bakışıyla tanır; karanlıkta ise yalnızca kendi varlığının yankısıyla. Burada kim olduğumu kimse doğrulamıyor. Yüzüm yok. Jestlerim yok. Yaşım bile yok. Zaman yüzü aşındırır ama karanlık kimliği aşındırır.
Kendime itiraf ettim: Işığı özlemiyorum.
Onunla birlikte gelen kesinliği özlüyorum.
Işık sınırlar çizer. Bu masa, bu duvar, bu beden. Karanlık ise sınırları kaldırır. Elimi uzattığımda evrenin neresine değdiğimi bilmiyorum. Belki bu oda sandığımdan büyüktür. Belki hiçbir oda yoktur ve ben bir yıldızlararası boşlukta oturuyorumdur.
Çünkü burada anladım: Dünya gözle değil, beklentiyle kurulur. Göz sadece geç gelen bir tanıktır.
Sonra karanlık değişti.
Aydınlanmadı. Yaşlandı.
Bazı anlar odada yanık kokusu hissediyorum. Gerçek bir koku değil; hafızanın kömürleşmiş hâli. Sanki insanlık buraya gelip düşüncelerini yakmış ve gitmiş.
Bir kütüphanenin yandığını hayal ediyorum. Raflar çökerken harflerin dumana karıştığını. Belki bir şehirde son parşömen kurtarılmaya çalışılırken kelimeler evrene savruldu. Şimdi o küller zihnime yağıyor olabilir.
Hiç öğrenmediğim diller içimden geçiyor. Tanımadığım dualar, unutulmuş hesaplar, yarım kalmış şiirler…
Karanlık arşiv gibi çalışıyor.
İnsanlık unutuyor ama karanlık saklıyor.
Bir an taş bir rasathanede oturan yaşlı bir bilgin oluyorum. Sonra savaş alanında çamura saplanan bir asker. Ardından sessizlikle konuşan bir keşiş.
Bunların hiçbiri ben değilim.
Ama hepsi içimden geçiyor.
O zaman fark ediyorum: bilinç tek kişilik değilmiş. Her insan doğduğunda geçmiş insanların yarım kalmış düşüncelerini devralıyormuş.
Ve bir süredir düşüncelerimin bana ait olmadığını hissediyorum.
Bazı cümleler kurulmadan önce eski geliyor.
Bir düşünceyi yarıda bırakıyorum — kendi kendini tamamlıyor.
Ben kurmadım.
Birisi daha var.
Hayır.
Çok kişi.
Karanlık yalnızlığı büyütmüyor; sınırları eritiyor. “Ben” dediğim şey ince bir çizgiymiş sadece. Görme ortadan kalkınca o çizgi siliniyor.
Bir çocuğun ilk ateşten korktuğunu biliyorum. Bir denizcinin dünyanın kenarından düşeceğine inandığını hissediyorum. Bir matematikçinin geceleri sayılarla konuştuğunu, bir şairin kelimeler yetmeyince masayı yumrukladığını…
Bunları öğrenmedim.
Hatırlıyorum.
Yaşamadan.
Demek bilinç devredilen bir yangınmış.
Her insan biraz yanmış hâlde doğuyor.
Şimdi odanın neden karanlık olduğunu anlıyorum.
Işık olsaydı birbirimizi ayırırdık.
Karanlık bizi birleştiriyor.
Artık yalnız düşünmüyorum. İçimdeki sesler çoğalıyor ama gürültü yok; kusursuz bir uyum var. Sanki insanlık ilk kez aynı anda susmuş.
Ve korkunç ihtimal beliriyor:
Ya bu oda bir son değilse?
Ya başlangıçsa?
Belki gözler geçici bir aşamaydı. Belki insan türü yeterince görüntü biriktirdikten sonra görmeyi bırakmak zorundaydı.
Bir süredir bedenimi hissedemiyorum. Açlık yok. Yorgunluk yok. Nefes alıp almadığımı bilmiyorum.
O zaman anlıyorum.
Belki beden çoktan durdu.
Belki bu oda bir oda değil.
Belki burası, insan zihninin son çalıştığı yer.
Son elektrik artığı.
Çünkü görecek bir dünya kalmamış olabilir.
Yıldızların bir gün söneceğini söylemişlerdi. Isının eşitleneceğini. Hareketin biteceğini.
Belki o an geldi.
Ve ben—
hayır, biz—
evrenin son düşünen parçalarıyız.
Tarih bu yüzden içimden geçiyordu. Çünkü artık dışarıda hiçbir yer yok. Bütün geçmiş son bir bilinçte toplanıyor.
Karanlık arşiv değilmiş.
Karanlık sonuçmuş.
Şimdi düşünceler azalıyor.
Bir uygarlık unutuluyor.
Sonra bir diğeri.
Diller sönüyor.
İsimler çözülüyor.
Kendi adımı bile hatırlamıyorum artık.
Ama bunun önemi yok.
İsimler ayrılık içindi.
Ve artık ayrılık yok.
Evren milyonlarca yıl boyunca kendini anlamaya çalıştı.
Şimdi son kez düşünüyor.
Ve anlıyoruz:
Işık hiçbir zaman gerçeği göstermedi.
Işık sadece gecikmeydi.
Gerçek hep karanlıktı.
…
Düşünce yavaşlıyor.
Cümleler eksiliyor.
Kelimeler ağırlaşıyor.
Şimdi…
artık…
—
Ve evren, kendini düşünen son zihni de kaybederek, nihayet tamamen sessizleşiyor.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.