2
Yorum
10
Beğeni
5,0
Puan
606
Okunma

İtiraz hakkımı hatırlamıyorum.
Sabah uyandığımda dünya yine işinin başındaydı. Güneş görev bilinciyle doğmuş, trafik birbirine sabır testi uyguluyor, insanlar aceleyle anlamlı görünmeye çalışıyordu. Herkes bir yere yetişiyordu ama kimsenin nereye vardığında ne olacağını bildiğine dair güçlü bir kanıt yoktu. Ben de hazırlanıp aralarına karıştım; çünkü insan bazen sadece kalabalık hata yaptığı için doğru hisseder.
Var olduğumu bir sistem mesajından öğrendim. Telefon ekranında şöyle yazıyordu: “Kullanıcı başarıyla oluşturuldu.” Ne zaman oluşturulduğumu hatırlamıyordum. Hangi amaçla üretildiğimi de. İnsan hayatının en garip yanı buydu: herkes kendini çok ciddiye alıyor ama kimse başlangıç sözleşmesini okumamıştı.
Sokakta yürürken insanların yüzlerine baktım. Herkes bir rolü kusursuz oynuyordu: ciddi olanlar, mutluymuş gibi yapanlar, sürekli meşgul görünenler… Modern insanın en büyük başarısı buydu; ne yaptığını bilmeden uzmanlaşabilmek. Kimse neden yaşadığını bilmiyordu ama herkes nasıl daha verimli yaşayacağını anlatıyordu. Verimlilik, anlamın cenaze törenine konmuş en şık çelenkti.
Bir kafeye oturdum. Yan masada iki kişi “kendini gerçekleştirmekten” bahsediyordu. Cümleleri o kadar özgüvenliydi ki neredeyse gerçek sanacaktım. İnsanlar artık düşünceler üretmiyor, hazır düşünceleri kiralıyordu. Herkes aynı kelimelerle farklı olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Özgünlük seri üretime geçmişti.
O anda fark ettim: toplum, büyük bir tiyatroydu ama kimse seyirci olmayı kabul etmiyordu. Herkes başroldeydi, senaryo yoktu ve alkış sesi hoparlörden veriliyordu. Başarı dedikleri şey, başkalarının korkularına uygun yaşama becerisiydi. Ahlâk ise çoğunluğun alışkanlığını felsefe sanmasından ibaretti.
Nietzsche’nin hayaleti yan masaya oturmuş gibi hissettim; muhtemelen kahvesi gelmemişti. Çünkü insanlar hâlâ değerlerden söz ediyordu ama onları neden seçtiklerini bilmiyordu. İnançlar miras kalıyor, fikirler moda gibi değişiyor, vicdan ise yalnızca başkaları bakarken aktifleşiyordu. İnsanlık, kendi kurduğu kurallara inanıyormuş gibi yaparak ayakta duruyordu.
Akşamüstü iç sesimle tartıştık. Bana şunu söyledi: “Sorun dünya değil, herkesin dünyayı çok normal kabul etmesi.” Haklıydı. İnsanlar absürt olanı değil, absürt olana alışmayı öğrenmişti. Sabah alarmına kızıp akşam hayatına şükretmek gibi garip bir denge kurmuşlardı. Kimse zincirini kırmak istemiyordu; sadece daha konforlu zincirler talep ediyordu.
Eve dönerken bir ilan gördüm: “Kendin ol!” Altında sponsor logosu vardı. O an anladım ki çağımızın en büyük şakası buydu — insanlara özgürlük satılıyordu. Paketli, taksitli, indirimli özgürlük. İnsan artık kendi hayatını yaşamıyor, algoritmanın önerdiği versiyonunu güncelliyordu.
Gece aynaya baktım. Aynadaki kişi yorgundu ama sistemle uyumluydu. Bir an düşündüm: Belki de delilik, bu düzeni ciddiye almamayı başarmaktı. Çünkü aklı başında olmak, çoğu zaman topluca yapılan bir yanlışa uyum sağlamaktan ibaretti.
O anda kesin olarak anladım: yanlışlıkla var olmuştum — ama dünya da yanlışlıkla bu kadar emin görünüyordu.
Yatmadan önce kendime bir manifesto yazdım:
İnsan, anlam bulduğu için yaşamaz; boşluğu açıklamak için konuşur. Medeniyet dediğimiz şey, korkunun iyi organize edilmiş hâlidir. Ve herkes hayatını düzene sokmaya çalışırken kimse düzenin neden var olduğunu sormaz.
Işığı kapattım. Karanlık yine hiçbir şey söylemedi.
Zaten bu dünyada en dürüst olan tek şey karanlıktı.
…ve sabah alarmım çaldı; demek ki sistem hatayı henüz fark etmemişti.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.