2
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
584
Okunma

Kırmızı henüz yoktu.
Dünya sessizdi ama bu huzurdan değil, henüz utanmayı öğrenmemiş olmasındandı. Ağaçlar meyve veriyor, insanlar konuşuyor, kalpler atıyordu; fakat hiçbir şey kendini ele vermiyordu. Her şey nötr, her şey fazla terbiyeliydi. Sanki evren sürekli misafir bekliyordu da ortalığı dağıtmamaya çalışıyordu.
O zamanlar acı sadece bir bilgiydi, his değildi. Kimse “içim yanıyor” demiyordu çünkü yanmak icat edilmemişti. Aşklar başlamadan bitiyor, kavgalar yükselmeden sönüyordu. İnsan yüzü diye bir şey vardı ama kızarmak diye bir fiil henüz dilde yoktu.
Bir yerlerde bir şarkı prova hâlindeydi sanki, sözleri henüz yazılmamış:
“Bir garip yolcuyum hayat yolunda…”
Ama yolcu henüz yorulmamıştı.
Sonra kırmızı olurken bir şeyler ters gitti.
Evren yürürken tökezledi. Bir çocuk düştü. Bir insan ilk kez yalan söyledi. Bir başkası sevdiğini söyleyemediği için geceleri uyanmaya başladı. O an dünya kendi içine doğru kanadı. Bilim buna rastlantı diyecekti; oysa bu, varoluşun kontrolsüz büyümesiydi.
Kırmızı önce bir çizgi olarak belirdi — ince, kararsız. Bir dudağın kenarında, bir gün batımının fazlalığında, kalbin ritmini kaçırdığı o küçük aralıkta. Sonra yayıldı. Çünkü insan hiçbir duyguyu ölçülü yaşayamaz; ya saklar ya taşır.
Trafik ışıkları o gün icat edildi aslında:
yeşil devam etsin diye,
sarı tereddüt etsin diye,
kırmızı duramayacağımızı hatırlatsın diye.
Bir radyodan ansızın yükseldi:
“Yandım, yandım, yandım…”
Şarkı mı kırmızıyı doğurdu, yoksa kırmızı mı şarkıyı — kimse emin değil.
İnsanlar o gün aynaya daha uzun baktı. Çünkü yüzleri ilk kez kendilerini ele veriyordu.
Kırmızı olduktan sonra hiçbir şey geri dönmedi.
Haritalar kavga etmeye başladı. Kalpler hızlandı. Mektuplar daha geç gönderildi, mesajlar daha erken silindi. İnsan dediğimiz canlı artık sadece yaşayan değil, tepki veren bir varlıktı. Utandı, öfkelendi, aşık oldu, bağırdı. Dünya ilk kez gürültülüydü.
Kırmızıdan sonra sessizlik bile şüpheli hale geldi.
Bir kafede herkes telefonuna bakıyordu; ama aslında herkes bir şeyden kaçıyordu. Çünkü kırmızı bulaşıcıdır. Birinin kalbi hızlanınca diğerinin de ritmi bozulur. Birinin öfkesi şehir olur, birinin aşkı mevsim değiştirir.
Bazen düşünüyorum: belki de insanın ruhu beyaz doğar ama yaşadıkça içine küçük kırmızılar birikir. Küçük utançlar, küçük cesaretler, küçük delirmeler.
Bir şarkı daha geçiyor içimden:
“Ben böyleyim işte…”
Sanki herkes bunu söylüyor ama kimse yüksek sesle söyleyemiyor.
Şimdi anlıyorum.
Kırmızı henüz olmamışken dünya mümkündü.
Olurken dünya farkına vardı.
Olduktan sonra ise artık geri dönüş kalmadı.
Çünkü kırmızı bir renk değil — bir eşiktir.
İnsan o eşiği bir kez geçince artık sadece yaşamaz; hisseder, taşar, hata yapar, sever, utanır ve bazen hiçbir sebep yokken gece yarısı uyanıp kalbinin attığını dinler.
Belki de bu yüzden dünya hâlâ dönüyor.
Çünkü bir yerlerde hâlâ yeni bir kırmızı doğuyor.
Sessizce.
Kimsenin haberi olmadan.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.