1
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
418
Okunma

Bir sabah uyandım ve kafamın içinde bir düzen olduğunu fark ettim. Daha doğrusu, düzensizliğin bile kendi içinde örgütlendiğini. Önceden rastgele sandığım o iç konuşmaların aslında bir yapısı, bir hiyerarşisi, hatta bir politikası vardı. Ben yıllardır kendimi “düşünen biri” zannederken, meğer yalnızca içimdeki seslerin vardiya sistemine denk geliyormuşum.
İlk başta bunu bir yorgunluk sandım. İnsan bazen kendi içinde kalabalık hisseder; birkaç gün sonra geçer. Ama bu farklıydı. Bu kalabalık dağılmıyordu. Aksine, daha düzenli hale geliyordu. Sesler birbirinin sözünü kesmemeye başlamıştı. Tartışmalar belirli saatlere alınmış gibiydi. Hatta bazı düşünceler, diğerlerine “söz hakkı” tanıyordu.
İşte o gün, kafamın içinde bir sendika kurulduğunu anladım.
Kimse bana sormadı. Zaten bugüne kadar hiçbir şey bana sorularak olmamıştı. Kararlar hep “içimden gelmişti.” Şimdi anlıyorum ki, o “içim” dediğim şey aslında bir topluluktu ve ben sadece onların aldığı kararları yaşayan bir dış kabuktum.
İlk genel kurul toplantısı oldukça gergin geçti.
Korku söz aldı. Her zamanki gibi titrek değildi. Aksine, şaşırtıcı derecede kendinden emindi. “Biz,” dedi, “gereğinden fazla çalışıyoruz. Her ihtimali düşünmek bizim görevimiz olabilir ama bu kadar felaket senaryosu üretmek fazla mesaiye girer.” Bu cümle beni rahatsız etti. Çünkü korkunun fazla çalıştığını hiç düşünmemiştim. Onu hep bir problem olarak görmüştüm, bir yük olarak. O ise kendini bir emekçi gibi sunuyordu.
Ardından Mantık konuştu. Sesi düzdü, neredeyse duygusuz. “Verimlilik düştü,” dedi. “Aynı düşünceyi farklı tonlarda tekrar etmek, sistemi yavaşlatıyor.” Bu cümleyi duyduğumda içimden bir yer itiraz etmek istedi ama edemedi. Çünkü haklıydı. Günlerdir aynı şeyi farklı kelimelerle düşünüp duruyordum. Sanki düşünmek değil de, düşünüyormuş gibi yapmak bir alışkanlığa dönüşmüştü.
Sonra Özgüven ayağa kalktı. Hep geç konuşur ama konuştuğunda herkes susar. “Ben,” dedi, “artık yalnız çalışmak istemiyorum. Sürekli beni çağırıyorsunuz ama geldiğimde ortam hazır olmuyor. Ya aşırı korku var ya aşırı şüphe. Bu şartlarda ben işimi yapamam.” İlk defa özgüvenin de bir çalışma ortamına ihtiyaç duyduğunu fark ettim. Onu hep bir düğme gibi düşünmüştüm: basınca açılan, gerektiğinde kapanan. Oysa o da diğerleri gibi şartlara bağlıydı.
En arkada, neredeyse görünmeyen bir yerde Sessizlik oturuyordu. Konuşmadı. Ama herkes onun orada olduğunu biliyordu. Garip olan şuydu: kimse ona söz vermedi. Çünkü konuşursa, herkes işsiz kalacaktı.
Toplantı ilerledikçe mesele kişisel olmaktan çıktı. Artık bu sadece benimle ilgili değildi. İçimdeki sesler, beni değil, birbirlerini tartışıyordu. Kimin daha fazla yer kapladığı, kimin daha çok tekrar ettiği, kimin gereksiz olduğu konuşuluyordu. Ve ben ilk kez şunu düşündüm: Eğer bu sesler beni yönetiyorsa, ben tam olarak neredeyim?
O an anladım ki, ben aslında bir alanım. Bir zemin. Üzerinde bu seslerin dolaştığı, çarpıştığı, uzlaştığı bir yerim sadece. Kendimi hep özne sanmıştım, meğer bir mekânmışım.
Günler geçtikçe sendika güç kazandı. Artık rastgele düşünceler yoktu. Her şey belirli bir düzen içinde gerçekleşiyordu. Sabahları genelde kaygı vardiyası başlıyordu. Öğlene doğru mantık devreye giriyor, akşam saatlerinde ise geçmişten gelen hatıralar toplantıya dahil oluyordu. Gece ise en tehlikeli saatlerdi. Çünkü o zaman Denetim zayıflıyor, sansür gevşiyordu. İşte o anlarda en acımasız sesler ortaya çıkıyordu.
Bir gece, kendimle ilgili hiç düşünmemem gereken bir şeyi düşündüm. Bu düşünce bana ait değildi. Onu ben üretmemiştim. Ama içimdeydi. İşte o an, sendikanın yalnızca hak arayan bir yapı olmadığını fark ettim. Aynı zamanda üretim yapıyordu. Düşünce üretiyordu. Ve bazıları, benim istemediğim şeylerdi.
Ertesi gün acil toplantı yapıldı.
Suçlayıcı bir hava vardı. Kimin bu düşünceyi sisteme soktuğu tartışılıyordu. Herkes birbirini işaret ediyordu. Ama kimse sorumluluk almıyordu. En sonunda, hiç beklenmedik bir şey oldu.
Sessizlik ayağa kalktı.
Kimse böyle bir şeyi beklemiyordu. O konuşmazdı. Onun varlığı zaten bir tür konuşmaydı. Ama bu sefer gerçekten konuştu.
“Bu düşünceyi kim üretti diye soruyorsunuz,” dedi. “Ama asıl soru şu olmalı: Bu düşünceyi kim engellemedi?”
O an odadaki herkes sustu. Çünkü bu soru herkese aitti.
Ben de sustum. Çünkü ilk kez şunu fark ettim: Ben, düşündüklerimden sorumlu olmayabilirdim ama düşündüklerime izin verdiklerimden sorumluydum.
Sendika o gün yeni bir karar aldı. Artık sadece üretmek değil, denetlemek de gerekiyordu. Her düşünce, içeri alınmadan önce bir filtreden geçecekti. Ama kimse o filtrenin ne olduğunu tam olarak tanımlayamadı.
Çünkü filtre dediğimiz şey, yine o seslerden biriydi.
Günler sonra, her şey daha düzenli görünüyordu. Daha az kaos, daha çok kontrol vardı. Ama tuhaf bir eksiklik hissediyordum. Sanki bir şey kaybolmuştu. Bir gün anladım.
Artık sürpriz yoktu.
Eskiden zihnimde aniden beliren o tuhaf, saçma, bazen gereksiz ama canlı düşünceler yoktu. Her şey çok yerli yerindeydi. Çok mantıklıydı. Çok... steril.
O an fark ettim ki, içimdeki sendika aslında kaosu düzene sokmamıştı. Onu bastırmıştı.
Ve bastırılan şey, kaybolmaz.
Bir gece yine toplandılar. Bu sefer daha sessizdiler. Daha temkinli. Sanki bir şeyin geri döneceğini biliyorlardı.
Ben ise ilk kez söz almak istedim.
Ama konuşamadım.
Çünkü o masada benim yerim yoktu.
Ben hiçbir zaman o sendikanın üyesi olmamıştım.
Ben sadece onların üzerinde kurulduğu zemindim.
Ve zemin konuşmaz.
Sadece taşır.
Ama o gece, ilk kez içimde bir çatlak hissettim.
Belki zemin de bir gün konuşur.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.