4
Yorum
17
Beğeni
5,0
Puan
770
Okunma


Sabahın erken saatiydi ama şehir çoktan uyanmış gibi davranıyordu.
Gjirokastër’de sabah olmak, aslında gecenin fikrini değiştirmesinden ibaret.
Han odasından çıktım. Merdivenler dar, basamaklar sanki her adımda “biraz daha dikkat et” diyordu. Bu şehir insanı düşürmek istemiyor, sadece sınamak istiyor.
Avluya indiğimde yaşlı bir adam oturuyordu.
Üzerinde griye dönmüş bir ceket vardı. O ceket yeni alınmamıştı, terk edilmemişti da… sadece zamanla anlaşmıştı.
“Sabahın hayrı,” dedim.
Bana baktı. Uzun uzun değil, ölçerek.
“Hayır sabaha bağlıdır,” dedi.
Sonra ekledi: “Sen yabancısın.”
Bu cümleyi pasaport kontrolü gibi değil, hava durumu bildirir gibi söyledi.
“Evet,” dedim. “Ama geçici.”
Gülümsedi.
“Burada herkes geçici. Sadece bazıları bunu geç öğreniyor.”
Bir kahve söyledi. Bana da işaret etti.
İtiraz etmedim. Bu şehirde bazı şeylere karşı çıkmak, yanlış kapıyı çalmak gibi.
Kahve geldi. Küçük fincanda, fazla ciddi.
Adam adını söylemedi. Ben de sormadım.
İsimler burada gereksiz bir ayrıntı gibi duruyordu, herkes zaten hikâyesiyle tanınıyordu.
“Ne yaparsın?” dedi.
Bir an düşündüm.
Gerçeği söylemek mi, uygun olanı mı?
“Yazarım,” dedim.
Başını salladı.
“Yazmak… insanların sustuğu şeyleri satmanın en zarif yolu.”
Bu cümleyi not almak istedim ama yapmadım.
Bazı cümleler yazılınca küçülür.
Bir süre sessizlik oldu.
Ama rahatsız edici değil, tam tersine… sanki konuşmanın dinlenme hali.
Sonra avluya bir kadın girdi.
Elinde poşetler, yüzünde alışkanlık.
Adam başıyla onu işaret etti:
“Her sabah aynı saatte gelir. Kocası öldü. Ama o hâlâ iki kişilik alışveriş yapar.”
Kadın bize baktı, hafifçe başını salladı.
Tanımıyordu ama tanıyormuş gibi yaptı.
Bazı insanlar nezaketi hafıza yerine kullanır.
Kadın içeri girdiğinde adam tekrar bana döndü:
“İnsanlar kaybettiklerini hemen bırakmaz. Bir süre taşır. Sonra alışkanlık zanneder.”
Kahvem bitmişti.
Ama gitmek için acele etmedim. Çünkü burada zaman, İstanbul’daki gibi akmıyordu. Daha çok… bekliyordu.
Ayağa kalktım.
“Görüşürüz,” dedim.
Adam omuz silkti:
“Burada kimse bir yere gitmez. Sadece farklı yerlerde oturur.”
Sokağa çıktım.
Taş yollar güneşi yeni kabul ediyordu.
Bir çocuk duvara yaslanmış, telefonla oynuyordu.
Yanından geçerken bana baktı ve İngilizce sordu:
“Tourist?”
Bir an durdum.
“Temporary,” dedim.
Anlamadı.
Zaten anlaması da gerekmiyordu.
Yürümeye devam ettim.
Şehir bana bakmıyordu ama beni fark ediyordu.
Ve ilk kez düşündüm:
Belki de bu şehirde insan yalnız kalmıyor…
sadece kimse seninle ilgilenmiyor.
Bu da bazen yeterince iyi bir yakınlık.
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.