4
Yorum
8
Beğeni
5,0
Puan
45
Okunma
MÜHÜR
Zamanı ikiye katlayıp koydum o eski dolaba,
Giymediğim gençliğim kokuyor şimdi tozlu raflarda.
Kokusu sinmiş tahtanın kırık damarlarına,
Tıpkı bir dut ağacının gölgesinde unuttuğumuz,
Büyüdükçe içimizde genişleyen o ağır laflar gibi.
Her kapak açılışında bir geçmiş sızıyor odaya,
Ben anahtarını kaybettim, kilidini ise hiç sevmedim.
Gök gürültüsü, bulutların savaşı değil,
İçimde biriken o kimsesiz sessizliğin gürültüsüydü aslında.
Bulutlar gökyüzünün cepleridir meğer,
Ağırlaştıkça yeryüzüne boşaltırlar kırgınlıklarını.
Sen gittin, ben bu evdeki bütün sesleri kovdum;
Yalnızca rüzgâr dokundu perdenin ince saç örgüsüne,
Ben o örgüleri bir daha hiç çözemedim,
Sırf parmak uçlarının bıraktığı soğukluk dağılmasın diye.
Şimdi masanın üzerinde duruyor boynu bükük bir fincan,
Kahvesi çoktan uçtu, tortusu kaldı yalnızlığın.
Herkes fırtınanın dışarıdan geleceğini sanır,
Oysa pencereleri kapatmak yetmiyor insanı kurtarmaya;
Çünkü en büyük tufan, insanın kendi içine yağdırdığı sızıymış.
Beni en çok, kalabalığın ortasındaki o asil gururun vurdu,
Sanki hiç kırılmamış gibi yürüyordun terk edilmiş sokaklarda.
Meğer yanılmak, bir yolu yanlış yürümek değilmiş;
İnsan en çok,
Güvendiği limanda gemisi batınca anlarmış,
Sığındığı o fırtınanın, aslında kendi kalbi olduğunu.
Yazar: Tamer KARAKAŞ
Yer: KASTAMONU
Tarih: 08.08.2026
5.0
100% (5)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.