1
Yorum
11
Beğeni
5,0
Puan
79
Okunma
Ne bir söz teselli eder bu ıssızlığı ne de bir el uzanır kuyunun derinliklerine. Bırakılmıştır insan; sessiz uzayın karanlığına, donuk zamanın boşluğuna... Ya bir başkası eliyle, ya kendi tarafından.
Rüzgâr bile sustu, geriye sadece o eski uğultu kaldı. Kendi içine bükülen yolların sonunda, bir başına bu uçsuz bucaksızlıkta. İnsan, ufkunu yitirdikçe yönünü şaşıran bir seyyah gibi, gecenin ortasında dikilip uzaklardan bir işaret fişeği bekliyor. Oysa ne bir gemi yanaşıyor bu limana, ne de dalgalardan başka bir ses var; fırtınanın dinmesini yine bekliyoruz fırtınadan.
Bir kadın vardı, yirmi yıl kıyıda beklemiş. Ufukta ne belirse o sanmış, her seferinde başka bir gemi çıkmış. Yirmi yıl sonra kapıda duran adamı tanıyamamış. Bir adam mıydı beklediği, bir haber mi, yoksa çoktan beklemenin kendisi mi olmuştu — kimse sormadı ona.
Halıya uzanıp tavana bakıyorum bazen; ama öyle basitçe bir bakma eylemi gibi değil. Sanki önce tavanı sonra da mavi elbiseyi yırtıp bir gerçekliği alaşağı edercesine. Döndüğümde çoktan siyah elbisesini giymiş ve solgun sarı broşunu takmış oluyor. Tavan hâlâ yerinde. Halıya uzanmanın sağaltıcı gücü işte. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum, ne beklediğimi de.
Kendi ıssızlığımızın bekçisi kesildik bu coğrafyada; gözlerimiz uzak denizlerin kıyısında, içimizdeki o küçük, titrek sığınağa hapsolduk. Sınır boylarında unutulmuş bir fener gibi, kendi ışığında boğuluyor insan.
5.0
100% (8)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.