1
Yorum
15
Beğeni
5,0
Puan
89
Okunma
Biz henüz açmadan başkalarını yeşertmeyi denemiş, bu yüzden solmuş olanlarız. Kendi kuraklığımızdan bihaber, başka bahçelere yağmur olup düşerken; fedakârlık yanılgısıyla azalmış, eksilmiş, tükenmişiz. Bu yüzden zorunda bırakılmışız; kendi enkazımızdan doğacak o kaçınılmaz başkalaşıma.
Değişimlerin getirdiği hüzünler, vedalar, özlemler... Ve kırılmıştır insan, kırılmıştır hayal, kalp, kırılmıştır; nasıl da sağlamdı oysa dediğin ne varsa… Derken o gün gelip nihayet, kırılan yerden sızlar bir ışık, genzi yakan. Kırık, ışığın tek çıkış kapısıdır çünkü. Beklenmedik bir gülüş, ürkek bir merhaba ve yeniden başlar telaşlar. Bazen bir bakışta, bir gülüşte, yahut bir fikirde gizdedir; insanı kökünden sarsıp yeniden var eden o namütenahi his.
Oysa yanılır insan. Namütenahi olan kırılmaktır aslında. Bu kusursuz döngüde, kusurlu hislerle kırılmak, kırıklarından sızlamaktır bahara. Ve araya uçurumlar girip o sır çok uzaklarda kalsa bile, geride kalanlar yoluna geri dönüşsüz biçimde başkalaşmış olarak devam eder. Kırılır ve başkalaşır, başkalaşır ve kırılır yeniden. Görülmek ve yok olmak arzusu gibi, kırılmak ve başkalaşmak: budur işte insanın namütenahi döngüsü, Adem’den beri.
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.