2
Yorum
3
Beğeni
5,0
Puan
50
Okunma
Zagreb radyosunda güzel bir türkü çalıyor bu akşam. “Dost merhem sürmese yara azar” ile başlayıp “İyi dostun cemali gıda gibidir, görmeden duramaz insan” ile biten, Topal Sılo’nun o eski, loş meyhanesinde…
Er ya da geç kurulacak ulu divan, diyordu şair, kaybettiği sevgilisinin resmini ince ince çizerken Mustafa… Kalemi titriyor, gözleri doluyordu gardaşımın.
Yan masada oturan yalnız adam keyifle bulmaca çözüyordu. Bazen kalemini ısırıyor, bazen de dalıp gidiyordu uzaklara. Kendi kendine konuşup arada bir de gülüyordu.
Aylardan zemheri… Dışarıda buz gibi bir hava var. Rüzgâr, pencere kenarlarını inletiyor. Meyhanenin yağsız kapısı açıldıkça gıcırdıyor, sanki yılların yorgunluğunu dile getiriyordu. Sobadaki meşe odunu çatırdayıp duruyor; her çıtırtıda kıvılcımlar uçuşuyor, kısa bir an için mekânı aydınlatıyordu.
Bir kalem bir de kâğıt vermesini rica ettim, can gibi sevdiğim sadık dostum Sılo’dan. Sonra da aç olduğumu, bu meretin de aç karnına gitmeyeceğini söyleyip, kendime ve yanımdaki arkadaşlarıma yemek yapmasını isteyerek bir fırt aldım önümdeki kadehten ve başladım yazmaya.
İçimde deli sorular, güneş görmemiş küfürler, yarım kalmış isyanlar vardı. Duysun istiyordum figanımı, “darası düşüldükten sonra ağırlığı kalmayan Rafet” gibiler…
Dilerim Allah’tan, yılanı bol bir mezara düşersin de insanlığın ne olduğunu anlarsın, insanlıktan nasip almamış, uçkur düşkünü sofi Kenan… diyordum ki radyodaki şarkı değişti. “Gözleri ömre bedeldi, beni bırakıp da gitti. Ben de inadım ama acımdan ölsem de muhannete açım demem…”
Şarkı içime işledi.
İki arada bir derede kalmıştım. Yarası içimde sızı olan yâri yazmaya çalışırken kelimeler boğazıma düğümleniyordu.
"Vicdanlar kurumuş,
Susuz çöl gibi yürekler,
Gözlerde yaş kurudu,
Bedenlerde derin bir hüzün var," diye yazdığımı fark ettim.
Elimdeki kaleme baktım bir de parmaklarımın arasına yapışmış olan tütüne. Kadehin dibinde kalan son yudumu da bu satırların üstüne ekleyerek geçmişin ve geleceğin günahlarına sayarak tek nefeste devirdim.
İçimdeki o deli fırtına, yerini sabaha karşı çöken ağır, kurşunî yorgunluğa bırakmıştı. Sılo ocağı söndürmüş, meşe odununun çıtırtısı kesilmişti. Artık ne Kenan’a sövecek dermanım kalmıştı, ne de Rafet’e harcayacak tek bir kelimem. Hesap kitap bitmiş, gece hükmünü yitirmişti.
Gün ağardı, sabaha güneş doğuyor...
Kalkın gidelim arkadaşlar, bu kadar yeter.
Allah’tan korkmayan kuldan utanmaz…
Lafın tamamını eşeklere söylerler, diye bir atasözümüz var bizim.
Arif olan okuyunca kapar hisse.
Olmayana işin yoksa anlat!
Saygı ve sevgilerimle.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.