1
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
52
Okunma
Ben, kendi gölgemin peşinde bir serseri,
Yolu kendinde biten o meçhul yolculardan.
Bir adım ki, asırlar boyu tersine yürür;
Aynalar firar etmiş, yüzüm bir imza lekesi!
Sende bir mühür vardı, inceden daha ince,
Dokundukça ruhu yontan, her nefeste eksilten.
O öyle bir yasaydı, sırrına erilmeyince,
İnsanı tutup kendi uçurumuna fırlatan.
Nazın bir dilsiz lügat, sustukça feryat eden,
Yaklaştıkça bir infaz, uzakta bir ihtimal.
Sana her meyledişte, düştüm kendi bendimden,
Hüküm giydi sessizlik, tenha kaldı bu gövde!
Bir kelime sanmıştım oysa o mukaddes adı,
Meğer dilin bittiği, harfin çöktüğü yermiş.
Sana değen her mana, hükmünü tamamladı;
Sükût, senin koynunda bin bir şehre bürünmüş!
Karanlık bir zırh gibi, kuşatırken bu teni,
Yokluğun bir soğuk oda, ışığı bile yırtar.
Öyle bir gidişti ki, zaman altımda kurur,
Eksilmek ne kelime? Varlık kökünden kopar!
Bir çağ kapanır içte, ne taş kalır ne duvar,
Şehirler ayakta heyhat! Manadır yere batan.
Bütün sesler en son o büyük suskuya eklenir,
Bir dünya yıkılıyor, kalbe çöken binadan!
Anladım, o incelik kaderin keskin ucu,
İnsan orada durmaz, can evinden erirmiş.
Ben kaldım bu meydanda, sırtımda sükût burcu,
İsmim benden boşalmış, bir kuru harfe dönmüş!
Artık kimse çağırmaz içimdeki o körü,
Ben o büyük çıplaklığın ilk ve son yankısıyım!
Kavuşmak mı? Ne mümkün! Sen ötelerin ötesi,
Ben bu uzun gurbetin ebedi bekçisiyim!
Nazlım… Sana gelmedim, yol bitti, menzil yalan,
Ben sadece kendimin gurbetine fırladım!
Yıkıntıdan geriye sadece sesin kaldı;
Ben adımın içinden, gizlice istifa ettim!
5.0
100% (3)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.