0
Yorum
3
Beğeni
0,0
Puan
149
Okunma
Bir hüzün çöktü geceye, bütün sesler çekildi,
Gönlümün harabelerinde derin çatlak belirdi.
Seni kaybetmek korkusu; o eski, tanıdık sis,
Bu gece duvarlara vurdu, eşyalara sindi.
Bir insan gitmeden nasıl eksilirmiş bir ömür?
Nasıl dağılır bir anda en sağlam duran gurur?
Duvarda asılı kalan silik gölgen bile bak,
İçimde sakladığım bütün kuvveti savurur.
Biz bu fani dünyada o mutlak sona bakarak,
Ecel kapısında sessizce yılları sayarak,
Bir ömür taşıdık kalbimizde aynı hüznü;
Her gün biraz eksilerek, her gün biraz yanarak.
Bilirdik; dünya dediğin gölgeden ince bir düş,
Vakit dediğin, avuçlardan kayan bir yürüyüş.
Biz daha ilk bakışta ayrılığı sezmiştik,
Aşk biraz kavuşmaksa, birazı da bekleyiş.
Şimdi yoksun... Masada unutulmuş bir hırka,
Dokunsam, sesin dökülecek omuzdan usulca.
Söyle, koskoca bir ömür nasıl sığar da kalır
Bir kumaş kıvrımında böyle boynu bükükçe?
Ölüm değilmiş insanı en derinden yaralayan,
Asıl acı; başka sabahlarda seni düşleyen zaman.
Başka sokaklara yağmur yağıyor sen gideli,
Ve ben burada, adını anarak eksilen insan...
Bu bekleyiş saçlarıma erken düşürdü kışı,
Dünya küçüldü gözümde, yitirdi alkışı.
Çocukluğum çoktan öldü o kapının önünde,
Geriye bir sen kaldın; bir de ayrılık yarışı.
Madem her vuslatın içinde gizliydi ayrılık,
Neden bu kadar derine işledi bu bağlılık?
Eğer her şey toprağa dönecekse günün birinde,
Neden bir tek yokluğun aşar bütün varlık?
Bir isim... Bir yüz... Nasıl ağır gelir cihana?
Nasıl sığmaz bir kalbe, nasıl dolar dört duvara?
Biz ölümü yeneceğiz sanmıştık el eleyken,
Meğer ayrılık daha yakınmış insana.
Şimdi ne şehirler avutur beni ne zamanın sesi,
Ne tamamlanır yarım kalan o eski cümlesi.
Her şey sustu sonunda, perdeler kapandı bir bir...
Gittin işte...
Nazlı...
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.