1
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
54
Okunma
Kaldın o ak kâğıtta, sarsıcı bir enkazda,
Kelimeler ki aciz, dişlerimin arasında kırılan kemik...
Mürekkep değil artık parmak uçlarımdan dökülen,
Zamanın saçlarımda unuttuğu o soğuk kül.
Öğrendim ki sevmek, bir putu yoktan var etmekmiş;
Dilimi sustukça büyüyen bir çiviyle çaktım geceye.
Unutuş, o kör çehreni örten ağır bir sis,
Şimdi hangi yalana eğilsen, orada kurur o nehir.
Aklımın göğsünde yönünü şaşırmış bir çark var;
Zamanı kemiriyor göğsümdeki o hırçın saat.
Durmadan dönüyor o akrep, o amansız mızrak,
Her tıkırtı, içeride devrilen bir başka sütun.
Belki de hiç yoktun, Nazlı diye içimde doğan o çamurdan suret;
Bir tapınak yıkıldı içimde, sütunları ciğerime batan.
Kendi ellerimle devirdim o gövdeni;
İnsan, kendi yarattığı puta tapan bir intihar...
O yıkıntıların arasında yoğruldu bu kusursuz öfke,
Söyle, mabet sustuğunda işitilen hangi ilk sessin?
Sarsıldı sunak, kırıldı göğün o ağır kilidi;
Gövde bu dar alanda kendi yıkımını kutsayan bir rahip.
Çekildi sular, kurudu o geçmişi taşıyan nehir,
Sözcükler ki artık sunağın üstünde unutulmuş kurban.
Yaratan da bendim seni, o çamura üfleyen de bendim!
Şimdi hangi aynaya baksan, yüzün bir cam kırığı.
Sen, adı içimde çivi gibi büyüyen o mutlak uçurumdun, ben o uçuruma düşen taş;
İfşa oldu o dipten geriye kalan kararmış balçık.
Sustu artık bu dehliz, bitti o uzun ayin;
Geriye kendi kurduğu sarayın altında kalan o mağrur mimar kaldı.
Gidecek hiçbir yer yok, fırtınan dindi;
Kendi tırnaklarınla kazdığın o çukurda, şimdi sadece o soğuk çamurla teksin.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.