1
Yorum
6
Beğeni
5,0
Puan
121
Okunma
Kafesinden firar etmiş bir ömür gibi,
Sırtımızda koca bir kambur, cebimizde kırık aynalar...
Biz bu hayatın neresinden tutsak elimizde kaldı,
Biz sustuk, sustukça içimizdeki fırtına dalları kırdı.
Şimdi kalkıp kendimize mi küselim?
Hayır! Bizi bu uçuruma iten yollar utansın.
Bir sabahtan bir sabaha devrilirken uykular,
Şehir üstümüze bir kâbus gibi çökerdi.
Biz ekmeğimizi bölüştük, acımızı gömdük,
Yüreğimizi bir tütün kağıdı gibi yaktık da bitirdik.
Hangi kapıyı çaldıysak yüzümüze kapandı,
Mevsimler hep kıştı, baharı bize çok gördüler.
Çiçeği dalında kurutan o dallar utansın.
Hani söz vermiştin ey koca dünya?
Hani adalet, hani o toz pembe rüyalar?
Gençliğimizi bir eskici dükkanında bıraktık,
Hayallerimizi siyah beyaz bir fotoğrafa sığdırdık.
Biz düşmedik, biz sadece yorulduk;
Bizi bu tozlu yollarda yoran yıllar utansın.
Bakma öyle derin baktığıma, gözlerimde bir tarih yatar,
Her çizgide bir ihanetin, her yaşta bir gurbetin izi var.
Biz sevdayı da adam gibi yaşadık, kavgayı da...
Lakin sırtımızdan vurulmayı hiç hesap etmedik.
Vefasızın elinde oyuncak olan o ballar utansın,
Bizi bu gurbet akşamlarında kimsesiz koyan eller utansın.
Şimdi bir kadeh daha doldur, ama efkarına değil,
Yaşanmamış günlerin, çalınmış gülüşlerin hesabına...
Biz başımız dik yürüdük bu cehennem sıcağında,
Yandık ama küle dönmedik, bittik ama tükenmedik.
Varsın kar yağsın saçlarımıza, varsın titresin sesimiz;
Bizi bu hale düşüren, bize bu ömrü reva gören,
Utanması gereken biz değiliz...
Bizi bu yalnızlığa mahkum eden o zalim yıllar utansın!
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.