0
Yorum
1
Beğeni
5,0
Puan
63
Okunma
Kentin kılcal damarlarından çekiliyor şehrin gürültüsü,
Sabahın çiğiyle gecenin isi birbirine teyellenmiş.
Sokak lambaları, gözlerine mil çekilmiş birer fener şimdi...
Ben yine o meçhul sapağın, o küf kokan duvarındayım;
Parmak uçlarımda sönmeye yüz tutmuş bir hınçla bekliyorum.
"Bizim harcımız sağlam" demiştin, hatırla;
"Dağların gölgesi bile ezemez bu sevdayı."
Oysa şimdi rüzgârın önünde savrulan bir toz bile değiliz;
Kendi hayatımızın içinden sessizce tahliye edilmişiz.
Seni düşünmek;
Açık bir yaraya deniz tuzu basmak gibi.
Kaç zemheri geçti bu isli kentin üzerinden?
Ben hâlâ o bıraktığın durakta, paslanmış bir hatırayım.
"Gel" desen; ayaklarım kendi toprağına dargın,
"Git" desen; bu ahraz yürek bu ten kafesine dar.
Zaman; kum saatinde boğulan bir sessizlik çığlığı...
Ömür; fırtınada yönünü şaşırmış bir kağıt gemi...
Aynı sayfanın içinde birbirine değmeyen iki cümleyiz artık;
Ben son sözü söylemişim, sen daha alfabeye küsmüşsün.
Hangi mahkemeye çıksam, kalemim en baştan kırık!
"Neden sevdin?" diyorlar, dilim bin düğüm altındaki bir kuyu.
Biz, kazayla yaşanmış bir yangının değil,
Kasten sönmemiş bir külün kurbanıyız.
Bak, güneş bir utanç lekesi gibi düşüyor yollara.
İnsanlar, o emanet gülüşlerini takıp sokağa dökülüyor.
Ben cebimde tek bir mermi gibi taşıdığım kederimle,
Sana varmayan yolların çıkmazında, toz yutuyorum.
Kum gibi akıp gittin parmaklarımın arasından,
Geride beton yığını bir şehir,
Makamı bozulmuş bir türkü, telleri kopuk bir saz bıraktın...
Hangi ney dindirir bu içimdeki ağır fırtınayı?
Hangi dua çıkarır beni, bu kendi kazdığım kör kuyudan?
5.0
100% (1)