2
Yorum
7
Beğeni
5,0
Puan
121
Okunma
Akşamın telaşı apartmanın merdivenlerine vurmuştu;
adımlar aceleydi, nefesler düzensiz.
Bugün düğün vardı—
öyle salon düğünü falan değil,
bildiğin mahalle düğünü…
Kapılar ardına kadar açıktı,
balkonlardan sarkan ışıklar gecenin saçlarını okşuyor,
bir yerlerden mutlaka bir teyp sesi
yarım yamalak bir mutluluğu tekrar edip duruyordu.
Salih’i bekarlar gemisinden indiriyorduk o gece.
Mahalle, bir düğünle biraz daha kalabalık,
bir sevinçle biraz daha gürültülüydü.
Arkadaşlarla toplandık,
küçük bir savaş öncesi gibi planlar yaptık:
Kim nerede duracak,
kim halayın başını çekecek,
kim Tacettin’i almaya gidecek…
Önemsiz sandığımız her ayrıntı
meğer bu gecenin omurgasıymış.
O an hepimiz,
bu gecenin yıllar sonra bile
gülerek anlatılacağını sanıyorduk.
“Akşam geç kalma Tacettin,” dedik,
“seninle karşılıklı oynayacağız.”
Kimseyi yalnız bırakmak yoktu bu kutlu günde;
yalnızlık, bu sokağa uğramayacaktı.
Plan belliydi.
Fatih’le Sivas halayı çekilecekti.
Kamuran abinin çay bahçesinde buluşulacaktı.
Kızlar hediyeleri alacaktı,
biz de üzerimize düşeni yapacaktık—
her zamanki gibi,
yarım yamalak ama gönülden.
Tacettin bir an sustu.
Bakışları yere indi,
sanki cümlelerini oradan toplayacaktı.
“Ben gelemem belki,” dedi,
“söz vermeyeyim.”
“Neden oğlum ya,” dedik,
“sen olmadan olmaz.
Hep birlikte gideceğiz.”
Sesi kısıldı;
kelimeler boğazında düğümlendi.
“Sormayın baba…
Annem hasta biraz.
İlaç almaya gideceğim.”
“Tamam,” dedik,
“biz seni bekleriz.
Seni almadan gitmeyiz.”
Farkında olmadan
bir de yük bindirdik omuzlarına.
“Hem Selin’i yalnız mı bırakacaksın?
Kıza ayıp olur oğlum.”
Akşam oldu.
Işıklar yandı,
masalar kuruldu,
çaylar demlendi.
Ama Tacettin’dan ses yoktu.
Saat ilerledikçe düğün kalabalığı arttı,
bekleyiş uzadı,
umut inceldi.
“Bir daha arayayım,” dedim.
Telefon çaldı…
Bir daha çaldı…
Sessizlik.
“Durun,” dedim,
“ha… açtı.”
“Alo Tacettin,” dedim,
“neredesin yaa?”
Karşıdan onun sesi gelmedi.
“Ben polis memuruyum beyefendi,”
dedi yabancı bir ses.
“Tacettin bir trafik kazası geçirdi.”
“Nasıl ya… nasıl?” dedim.
“Durumu nasıl?”
Bir kelime bazen
her şeyi susturur.
“Başınız sağ olsun.”
O an düğün bitti.
Halay yarım kaldı.
Davulun sesi,
kalbin attığı yerden çekildi.
Az önce kahkaha olan yerde
şimdi ağır bir sessizlik duruyordu.
İnsan,
biraz önce beklediği birini,
bir daha bekleyemeyeceğini
işte tam o an öğreniyor.
“Hayır,” dedim içimden,
“bunu yapamazsın…
olamaz.”
Ama gece,
kimseye sormadan
kararını vermişti.
Salih bekarlar gemisinden indi belki o akşam,
ama biz
bir arkadaşımızı
hayatın kıyısında bıraktık.
Tacettin’in üzerine kapatılmış
gazete parçaları
gözümün önünden hiç gitmedi.
Gözyaşları
gecenin sessizliğini bozuyordu;
sessiz bir fırtına gibiydi o gece.
Selin,
şehirde kalmanın anlamsız olduğunu söyledi.
Her gün ağlamaktan
gözleri çökmüştü.
“Hayat devam ediyor,” dediler
ama onun için
zaman yerinde sayıyordu.
Kafasını toparlasın diye
Sakarya’ya gönderdiler;
teyzesinin yanına.
Uzaklık acıyı azaltır sandılar,
ama özlem
acıya eklenince
daha da ağırlaştı.
Ve o günden sonra
her düğünde
bir sandalye boş kaldı.
Çünkü Tacettin
bir daha
hiç aramızda olmadı…
Derken birden
annemin sesi duyuldu.
“Uyan oğlum,
işe geç kalacaksın.”
Bir anda uyandım.
Odaya gün ışığı dolmuştu.
Kalbim hâlâ
hızlı hızlı atıyordu.
“Off…” dedim kendi kendime.
Neyse ki rüyaymış.
Ama anladım ki
insan,
sevdiklerinin kıymetini
çoğu zaman
kaybedince anlıyormuş.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.