0
Yorum
1
Beğeni
5,0
Puan
35
Okunma
Asr Suresi ve Zamana Karşı İnsan
Yazar: Murat Kerem
İnsan çoğu zaman zamanı kullandığını sanır. Oysa hakikat daha farklıdır. İnsan zamanı değil, zaman insanı taşır. Her doğan gün, ömür denilen emanetten eksilen sessiz bir parçadır. Takvim yaprakları düşerken aslında insanın kendisi eksilir. İnsan, günlerin geçtiğini zanneder; hakikatte geçen gün değil, insanın kendisidir. İşte Asr Suresi, insanı bu büyük hakikatle yüzleştirir.
Kur’ân’daki en kısa surelerden biri olmasına rağmen, içinde insan hayatının tamamını özetleyen büyük bir mana vardır. Rivayet edildiğine göre bazı sahabeler, birbirlerinden ayrılmadan önce Asr Suresi’ni okur, sonra selamlaşırlardı. Çünkü bu sure, müminin dünyadaki yürüyüşünü birkaç cümlede anlatan ilahî bir ölçü gibidir. Öyle ki İmam Şâfiî Hazretleri’nin, “Allah insanlar için bu sureden başka delil indirmeseydi bile elbette yeterdi.” dediği nakledilir.
“Vel asr.”
“Asra yemin olsun.” (Asr Suresi, 103:1)
Allah Teâlâ’nın zamana yemin etmesi dikkat çekicidir. Çünkü insanın en büyük sermayesi zamandır. Kaybedilen mal geri gelir; fakat geçen ömür geri dönmez. İnsan bazen yıllarca yaşar ama hakikatte yaşamaz. Bazen de kısa bir ömür, çağlara uzanan bir berekete dönüşür.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurulur:
“O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yaratandır.” (Mülk Suresi, 67:2)
Demek ki ömür sadece yaşamak için değil; güzel yaşamak için verilmiştir. İnsan bu dünyaya başıboş bırakılmış bir yolcu değildir. Her nefes bir imtihan, her gün bir emanet, her an ise ebediyet adına bir tohum gibidir.
İmam Taberî Hazretleri, “asr” kelimesinin zaman anlamı taşıdığını ifade eder. İmam Fahreddin er-Râzî Hazretleri ise burada insan ömrünün akıp giden tarafına dikkat çeker. Çünkü zaman durmaz. Dağlar yerinde duruyor gibi görünür; fakat insanın ömrü görünmeyen bir nehir gibi akmaktadır.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de ömrü, insana verilmiş kıymetli bir sermayeye benzetir. Ona göre insan, fanilik içinde sonsuzu arayan bir yolcudur. Dünya bir misafirhane, ömür ise ebedî hayatı kazanmak için verilmiş kısa fakat çok değerli bir fırsattır.
Modern insanın en büyük yalnızlıklarından biri de budur. Saatlere bakar ama zamanı hissedemez. Günleri doldurur fakat ruhunu boş bırakır. Kalabalıkların içinde yaşar ama kendi hakikatinden uzak düşer. Oysa Asr Suresi, insanı uyandırır. Ona der ki:
“Dur ve düşün. Ömür gidiyor.”
Bugün insanlığın büyük kısmı hız içinde yaşıyor. Fakat hız, hakikate ulaştırmıyor. Bilgi çoğalıyor ama hikmet azalıyor. İnsanlar konuşuyor ama kalpler susuyor. Ekranlar büyüyor fakat gönüller daralıyor. İnsan, bir ömür boyunca pek çok şeyi yetiştirmeye çalışıyor; fakat bazen kendi ruhunu yetiştirmeyi unutuyor.
Oysa Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“İki nimet vardır ki insanların çoğu onların kıymetini bilmez: Sağlık ve boş vakit.”
Ne kadar derin bir ikaz…
İnsan çoğu zaman servetini korumaya çalışır ama ömrünü korumaz. Dakikaları hesapsızca harcar. Saatlerini boş şeylerle tüketir. Sonra yıllar geçer. İnsan dönüp arkasına baktığında bazen şunu fark eder:
“Ben aslında yaşamadım; sadece oyalandım.”
İşte tam burada Asr Suresi yeniden konuşur:
“İnnel insane lefî husr.”
“Şüphesiz insan ziyandadır.” (Asr Suresi, 103:2)
Ne kadar sarsıcı bir hakikat…
Fakat Kur’ân yalnız teşhis koymaz; çareyi de gösterir. İnsan ziyanla yüzleşirken kurtuluş kapısını da önünde bulur.
Kur’ân burada yalnız kötü insanlardan bahsetmez. Genel olarak insanın kayıp içinde olduğunu söyler. Çünkü insan, yaratılış gayesini unutmaya meyillidir. Dünya bazen onu öylesine oyalar ki neden yaşadığını bile unutabilir.
Hazret-i Ömer’in şu sözü, bu hakikati derinden düşündürür:
“Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.”
Gerçekten de insan bazen durup kendine şu soruları sormalıdır:
Ben neyin peşinden koşuyorum?
Bir gün duracak olan kalbim için ne hazırlıyorum?
Bu ömür bana niçin verildi?
İnsan yalnızca dünyalık kazanmak için mi yaşar?
Yoksa hakikati bulmak için mi?
Asr Suresi, insanı korkutmak için değil, uyandırmak için gelir. Çünkü Kur’ân insanı karanlıkta bırakmaz. Ziyanı gösterdiği gibi kurtuluş yolunu da gösterir:
“İllellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti ve tevâsav bil hakkı ve tevâsav bis sabr.”
“Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna.” (Asr Suresi, 103:3)
İşte kurtuluşun dört büyük direği…
İman…
Salih amel…
Hak…
Sabır…
İnsan yalnız inanarak tamamlanmaz; yaşadığı hayat da inandığını doğrulamalıdır. Çünkü iman kalpte doğar ama davranışlarla görünür hâle gelir. Salih amel, imanın yeryüzündeki izidir. İnsan neye inanıyorsa hayatı da onu göstermelidir. İman yalnız dilde kalan bir söz değil; kalpte kök salıp davranışlara yansıyan bir hakikattir.
İbn Kesîr Hazretleri, bu ayetin insanın iman ve salih amel olmadan gerçek kurtuluşa ulaşamayacağını gösterdiğini ifade eder. Çünkü insan yalnız dünyalık başarılarla huzur bulamaz. Kalbin de bir açlığı vardır. Ruhun da susuzluğu vardır. İnsan bazen her şeye sahip olur; ama içindeki boşluğu dolduramaz.
İmam Gazâlî Hazretleri, insanın bedenini beslediği kadar ruhunu da beslemesi gerektiğini söyler. Çünkü ruh aç kaldığında insanın iç dünyası sessizce çökmeye başlar.
Hak tavsiyesi ise çok daha derin bir sorumluluktur. İnsan sadece kendini kurtarmaya çalışmaz. Hakikatin nurunu başkalarına da taşımak ister. Çünkü hakikat, içine kapanan değil; yayılan bir nurdur.
Kur’ân-ı Kerîm şöyle buyurur:
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran bir topluluk bulunsun.” (Âl-i İmrân Suresi, 3:104)
Hak bazen yalnız bırakır gibi görünür. İnsan, doğru bildiği yolda yürürken yanlış anlaşılabilir. İftiraya uğrayabilir. Yorulabilir. Fakat sahabe nesli bize göstermiştir ki hak yolunda yürüyenler, zorluklarla imtihan edilseler bile hakikatten vazgeçmezler.
Bunun en güzel örneklerinden biri Bilâl-i Habeşî Hazretleri’dir. İşkencelerin altında, kızgın taşların arasında bile “Ehad! Ehad!” diyerek Rabbine olan bağlılığını haykırmıştır. Çünkü hakikat bazen bedel ister; fakat hakikate sadakat, insanı yüceltir.
İşte bu yüzden sure, hakkın hemen yanına sabrı yerleştirir.
Çünkü hakkı taşımak kolay değildir.
İnsan bazen yalnız kalır.
Yanlış anlaşılır.
Yorulur.
Beklediğini göremez.
Çünkü sabır sadece acıya katlanmak değildir. Sabır, hakikatten kopmamaktır. Karanlıkta yönünü kaybetmemektir. Yol uzasa bile yürümeye devam etmektir. Rüzgâr sert esse de köklerinden kopmamaktır.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara Suresi, 2:153)
Ne büyük bir müjde…
İnsan bazen her şeyin geciktiğini düşünür. Dualarının kabul olmadığını zanneder. Emeklerinin boşa gittiğini hisseder. Oysa sabır, görünmeyen bir olgunlaşmadır. Toprağın altındaki tohum gibi… Sessizdir ama büyümektedir.
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, sabrı üç kısımda değerlendirir: Musibete karşı sabır, ibadette sebat ve günahlardan sakınma sabrı. İnsan, bu üç sabrı hayatına taşıdığında zaman onun aleyhine değil; lehine işlemeye başlar.
Belki de bu surenin çağımıza söylediği en büyük hakikat şudur:
“İnsan zamanı öldürdüğünü sanırken aslında zaman insanı tüketmektedir.”
Bu yüzden insan bazen durmalı…
Kalbinin sesini dinlemeli…
Nereye yürüdüğünü düşünmeli…
Çünkü ömür uzun değildir.
Fakat bereketli olabilir.
Bir insan hakikat için yaşarsa, kısa ömrü bile çağlara uzanabilir. Tıpkı peygamberlerin, sahabelerin, salihlerin ve ardında nur bırakan insanların hayatları gibi…
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“İnsan öldüğünde ameli kesilir. Ancak şu üç şey müstesna: Sadaka-i câriye, faydalanılan ilim ve kendisine dua eden salih evlat.”
İşte zamanın şahidi olmak belki de budur…
İnsan göçer gider.
Fakat bıraktığı iman yaşar.
Yetiştirdiği insan yaşar.
Hak adına söylediği söz yaşar.
Bir gönülde bıraktığı iz yaşar.
Asr Suresi bize şunu öğretir:
Gerçek kayıp, ölmek değildir.
Gerçek kayıp, yaşamadan tükenmektir.
Bir insan imanla yürüyorsa,
Salih amelle derinleşiyorsa,
Hakkı taşıyorsa,
Sabırla ayakta duruyorsa,
Zaman onun düşmanı değil; şahidi olur.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.