Siyasi alanda tutkular ve inanışlar, pek az da düşünceler çarpışır. gustave le bon
MuratKEREMk
MuratKEREMk

Dönüş

Yorum

Dönüş

0

Yorum

4

Beğeni

0,0

Puan

55

Okunma

Dönüş

Yaratıcıya Dönüş

Yazar: Murat Kerem

İnsan Neden Uzaklaşır?

İnsan bazen en açık hakikatten bile uzaklaşır. Gözünün önünde duran gerçeği görmek istemez. Kimi zaman kalabalıkların gürültüsüne sığınır, kimi zaman alışkanlıklarının gölgesine… Günlük hayatın telaşı içinde kendi sesini bastırır. Sürekli konuşur, sürekli oyalanır, sürekli bir yere yetişmeye çalışır; fakat en çok da kendinden uzaklaşır. Çünkü insan, bazı hakikatleri susturmanın yolunu onları düşünmemekte zanneder.

Fakat gecenin en sessiz anında, herkes dağılıp insan kendi içine döndüğünde bazı sorular yeniden ayağa kalkar. İç dünyanın derinliklerinden gelen o eski sorular… “Ben nereden geldim? Neye tutunuyorum? Gerçekten kime güveniyorum? Bu hayatın sonunda beni ne bekliyor?” İnsan bazen bütün bir ömrü bu sorularla yüzleşmemek için geçirir. Çünkü hakikat, sadece zihni değil, insanın bütün hayatını değiştirme gücüne sahiptir.

İnsan yaratılışının derinliklerinde bir şeyi bilir. Unutsa da bütünüyle silemediği bir şeyi… Sustursa da tamamen kaybolmayan, dünyanın bütün gürültüsü altında bile silinmeyen bir sesi… İşte insanın bütün kaçışları çoğu zaman bu sesi duymamak içindir. Fakat kalp, bazen küçücük bir sözle yeniden uyanır. Bir ayetle… Bir ölüm haberiyle… Bir yalnızlık gecesiyle… Bir çocuğun masum bakışıyla… Çünkü insanın içinde, kendisini aşan bir hakikate yönelme arzusu vardır.

İnsan bazen bütün dünyayı dolaşır; fakat en uzun yolculuğun kendi kalbine doğru olduğunu geç fark eder.

Yâsîn Suresi’nde koşarak gelen adamın sesi tam da böyle bir yerde duyulur. Onun sözleri yalnızca geçmişte yaşamış bir kavme değil; yönünü kaybetme korkusu yaşayan bütün insanlara hitap eder. Çünkü çağlar değişse de insanın içindeki arayış değişmez. Dün putların önünde eğilen insan neyse, bugün tutkularının, korkularının, hırslarının önünde eğilen insan da odur. Şekiller değişir; fakat kalbin imtihanı değişmez.

İnsan bazen dünyayı büyüttükçe küçülür. Eşyaya sahip oldukça kendi ruhunu kaybeder. Her şeye yetişmeye çalışırken kendine geç kalır. Oysa insanın içinde, dünya ile dolmayan bir boşluk vardır. İşte o boşluk, yaratıcıya açılan yerdir.

Fıtratın Sessiz Çağrısı

Koşarak gelen adamın sesi kalabalığın ortasında yükselirken söz bir anda dış dünyadan iç dünyaya döner. Artık ortada yalnızca bir tartışma değil, insanın kendi hakikatiyle yüzleşmesi vardır. Kur’ân onun dilinden şöyle seslenir:

“Bana ne olmuş ki, beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz de yalnızca O’na döndürüleceksiniz.”

Bu cümle ilk bakışta sade bir soru gibi görünür. Fakat insanın bütün varlığını sarsabilecek kadar derin bir hakikati içinde taşır. Çünkü insanın kalbinde, onu yaratan Rabbine doğru gizli bir yön vardır. İnsan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, kalbin derinliklerinde hep eve dönmek isteyen bir taraf kalır.

Kur’ân’ın “Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat” diye haber verdiği hakikat de budur. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar…”

Bu hadis, insanın özünde hakikate açık yaratıldığını haber verir. Yani insanın kalbi tamamen karanlık değildir. İçinde daima hakikate açılan bir pencere vardır. Dünya o pencerenin üzerini örtebilir; fakat bütünüyle kapatamaz.

İmam Gazâlî de insanın kalbinin hakikati tanımaya elverişli yaratıldığını söyler. Ona göre Allah’ı bilmek sadece dışarıdan öğrenilen bir bilgi değildir; insanın içine yerleştirilmiş bir yöneliştir. Bu yüzden insan bazen hiçbir şey konuşulmasa bile içten içe bir eksiklik hisseder. Çünkü ruh, asıl yurdunu unutmaz.

Kalp, Allah’tan uzaklaştığında büyümez; sadece daha gürültülü hâle gelir.

Koşarak gelen adam işte bu fıtratın diliyle konuşur. Ne karmaşık cümleler kurar ne de insanları uzun tartışmalarla yorar. Bir çocuğun anlayabileceği kadar sade, fakat bir ömrü değiştirebilecek kadar derin bir soru sorar:

“Beni yaratan varken neden başkasına yöneleyim?”

Aslında bu soru, Hz. İbrahim’in putların karşısında yaptığı sessiz kıyametin de özüdür. O da yıldızlara, aya ve güneşe bakmış; sonra hepsinin kaybolup gittiğini görünce kalbini yalnızca gökleri ve yeri yaratana çevirmişti. Çünkü fanî olanın üzerine sonsuz güven kurulamazdı.

İnsan da böyledir. Geçici olana yaslandığında içten içe yorulur. Çünkü fanî olan, insanın sonsuzluk arzusunu taşıyamaz. İnsan kalıcı olmayan şeylere tutundukça korkuları büyür. Kaybetme korkusu… Yalnız kalma korkusu… Değersizleşme korkusu… Çünkü dünya değişir. İnsan değişir. Güç değişir. Zaman değişir. Fakat insan ruhu, değişmeyen bir dayanak arar.

Kalıcı olana yöneldiğinde ise kalp sükûnet bulur. Çünkü fıtrat, insanı er ya da geç hakikatin kapısına götürür. İnsan bazen çok uzaklara gittiğini zanneder; fakat sonunda yine kendi hakikatine döner.

Kaçınılmaz Dönüş

Söz ilerledikçe mesele daha da berraklaşır. İnsan çoğu zaman kendine görünmez dayanaklar kurar. Kimi zaman makamına, kimi zaman servetine, kimi zaman çevresine, kimi zaman da kendi gücüne güvenir. Fakat hayat, insanın avuçlarına sığmayacak kadar kırılgandır. Bir hastalık… Bir kayıp… Bir ihanet… Bir yalnızlık gecesi… İnsan bir anda ne kadar aciz olduğunu fark eder.

Koşarak gelen adam bu hakikati açıkça dile getirir:

“O’nu bırakıp da başka ilahlar mı edineyim? Eğer Rahmân bana bir zarar vermek isterse, onların şefaati bana hiçbir fayda sağlamaz ve beni kurtaramazlar.”

Bu ayet insanın en büyük yanılgılarından birini ortaya çıkarır: Kontrol vehmi… İnsan bazen her şeyin kendi elinde olduğunu zanneder. Hayatını tamamen kendi iradesiyle yönettiğini düşünür. Oysa insan küçücük bir nefese bile tam anlamıyla sahip değildir.

Fahreddin Râzî, insanın sahte dayanaklara yönelişinde korkunun ve alışkanlıkların etkili olduğunu söyler. İnsan güvenmek ister. Tutunmak ister. Dayanacak bir yer arar. Fakat güveni yanlış yerde aradığında, kalbi daha büyük bir boşluğun içine düşer.

Bugünün insanı da aynı arayışın içindedir. Daha çok kazanırsa huzurlu olacağını düşünür. Daha güçlü olursa korkularının biteceğini zanneder. Daha fazla sevilirse yalnızlığının sona ereceğine inanır. Fakat çoğu zaman tam tersini yaşar. Çünkü ruhun açlığını dünya doyuramaz.

İnsan bazen kalabalıkların ortasında bile içten içe çürür. Gülümser ama huzursuzdur. Konuşur ama içi sessizdir. Her şeye sahip gibidir; fakat kendini kaybetmiştir. Çünkü insanın kalbi sadece dünya ile doldurulamaz. Kalp, yaratılış itibarıyla sonsuza bakar.

İnsanlık tarihi boyunca hakikate tutunan insanların ortak bir tarafı vardı: Dayanaklarını fanî olanın üzerine kurmadılar. Dünya değişse de, insanlar terk etse de, onlar kalplerini hakikatten ayırmadılar. Mekke’nin en ağır günlerinde Hz. Ebû Bekir bütün baskılara rağmen Resûlullah’ın yanında durmuştu. Çünkü onun dayanağı insanların gücü değil, hakikatin kendisiydi. İnsanların desteği çekilebilir, kalabalıklar dağılabilir, dünya değişebilir; fakat Allah’a dayanan bir kalp sahipsiz kalmaz.

Koşarak gelen adamın şu sözü de bu teslimiyetin yankısıdır:

“Eğer ben başkasına yönelirsem, apaçık bir sapıklık içinde olurum.”

Bu söz bir öfke cümlesi değildir. Bu, hakikati görmüş bir kalbin kararlılığıdır. Çünkü insan gerçeği gördüğünde içindeki dağınıklık yavaş yavaş toplanır. Kalbi, fırtınadan sonra durulan deniz gibi sakinleşir.

İnsan en çok ne zaman yorulur bilir misin? Kendisinden uzak yaşadığında… Kalbinin inanmadığı bir hayatı taşımaya çalıştığında… Ruhunun kabul etmediği bir yolda yürüdüğünde… Çünkü insan, hakikate aykırı yaşadığında içten içe parçalanır.

Oysa Yâsîn Suresi’nin hatırlattığı hakikat açıktır: Gerçek dayanak tektir. Ve insan ancak O’na yöneldiğinde parçalanmaktan kurtulur.

Bütün yollar sonunda aynı gerçeğe çıkar. İnsan nereye giderse gitsin, eninde sonunda Rabbine dönecektir. Yâsîn Suresi’nde geçen “O’na döndürüleceksiniz” ifadesi yalnızca ölüm sonrası bir dönüşü anlatmaz. Aynı zamanda insanın kalben aslına dönüşünü de haber verir.

İnsan bazen dünyaya fazla dalar. Eşyanın parlak yüzü gözünü kamaştırır. Günler geçer, kalp yorulur, ruh daralır. İnsan fark etmeden kendi özünden uzaklaşır. Fakat içinde ince bir sızı hep kalır. Çünkü ruh, ait olmadığı yerde uzun süre huzur bulamaz.

Müfessirlerin çoğu, koşarak gelen bu mü’minin Habîb-i Neccâr olduğunu aktarır. Bu bilgi klasik tefsir kaynaklarında yaygın şekilde yer almakla birlikte kesinlik ifade eden bir nass değil, ağırlıklı olarak tefsir rivayetlerine dayanan bir görüştür. O, kavminin baskısından korkmadan hakikatin yanında durmuştu. Dünya hesabı yapmadı. İnsanların öfkesinden çekinmedi. Çünkü kalbi yönünü bulmuştu.

Hakikat aslında insandan uzak değildir. İnsan bazen hakikatten uzaklaşır. Fakat kalbin derinliklerinde, küllenmiş bir ateş gibi bekleyen o çağrı hep aynı şeyi fısıldar:

“Yönünü unutma…”

İnsan dünyaya ne kadar dalarsa dalsın, kalbi bazen ansızın uyanır. Bir mezar başında… Bir secdede… Bir ayrılık gecesinde… Bir dua anında… Çünkü ruh, geldiği yeri unutmaz.

Dünya insanı oyalayabilir; fakat sonsuza kadar susturamaz. İnsan eninde sonunda kendine döner. Kendine döndüğünde de Rabbine açılan kapıyı görür.

İnsan dünyada aslında hep aynı şeyi arar: Kaybetmeden güvenebileceği bir sonsuzluk…

Çünkü insanın döneceği yer, en başından bellidir.

Paylaş:
4 Beğeni
(c) Bu yazının her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Yazının izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Yazıyı Değerlendirin
 
Dönüş Yazısına Yorum Yap
Okuduğunuz Dönüş yazı ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
Dönüş yazısına yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
Bu şiire henüz yorum yazılmamış.
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL