0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
385
Okunma
Teslimiyetin Zirvesi: Hz. Meryem’in Büyük İmtihanı
Yazar: Murat Kerem
İnsan bazen öyle bir imtihanla karşılaşır ki, o an ne akıl yeter anlamaya ne de kalp dayanır taşımaya. Her şeyin dağıldığını sandığı bir eşikte durur. Ne geri dönebilir ne de ileriye dair bir yol görebilir. İşte tam o anda, insanın içinde tek bir soru yankılanır: “Bu neden benim başıma geldi?”
Ve aslında o soru, insanı ya kırılmaya götürür… ya da hakikate.
Yalnızlıkta Gelen İlahi Dokunuş
İnsan hayatında bazı anlar vardır ki kaderin yönü o anlarda belirlenir. İnsan ya korkuya teslim olur ya da Allah’a teslim olur. İşte bu anlar, insanın iç dünyasında en büyük kırılmaların yaşandığı anlardır. Görünen sebepler susar, alışılmış düzen çözülür ve insan kendini bilinmez bir hakikatin eşiğinde bulur.
Kur’an’da bu teslimiyetin en güçlü örneklerinden biri, Hz. Meryem’in hayatında karşımıza çıkar. Meryem Suresi, onun yaşadığı büyük imtihanı ve bu imtihan karşısındaki sarsılmaz duruşunu insanlığa anlatır. Bu kıssa, sadece bir olay değil; teslimiyetin, iffetin ve ilahi kudrete güvenin zirvesidir.
Hz. Meryem sıradan bir insan değildi. Kur’an onun temizliğini ve seçilmişliğini özellikle vurgular. Başka ayetlerde onun seçildiği, tertemiz kılındığı ve âlemlerin kadınlarına üstün kılındığı bildirilir. Ancak ilahi sünnet şudur: Seçilmişlik, imtihansız değildir. Aksine en ağır imtihanlar, en seçilmiş kullara gelir. Çünkü büyük imtihanlar, büyük hikmetlerin kapısını açar.
Peygamber Efendimiz de bu hakikati şöyle ifade eder: “İnsanlar içinde en ağır imtihana uğrayanlar peygamberlerdir; sonra derecelerine göre diğerleridir.” Demek ki imtihan, bir terk ediliş değil; bir seçiliştir. Kul bazen kendini yalnız sanır; oysa o yalnızlıkta ilahi terbiyenin en derin dokunuşu vardır.
Kur’an, Hz. Meryem’in bir gün insanlardan uzak bir yere çekildiğini anlatır: “Doğu tarafında bir yere çekilmişti.” Bu çekiliş sadece fiziki bir uzaklaşma değildir. Bu, kalbin dünyadan uzaklaşıp Allah’a yönelmesidir. Bir inziva, bir arınma, bir hazırlıktır. İnsan kalabalıklardan uzaklaştığında bazen kendine değil, Rabbine yaklaşır.
Tam da bu yalnızlık anında ilahi tecelli gerçekleşir: “Biz ona ruhumuzu gönderdik; ona tam bir insan şeklinde göründü.” Taberî bu ayeti tefsir ederken, gönderilen “ruh”un Cebrâil olduğunu ve onun insan suretinde görünmesinin, imtihanın ciddiyetini daha da görünür hâle getirdiğini ifade eder. Çünkü ilahi mesaj bazen insanın alıştığı kalıpların dışında gelir. İlahi tecelli, alışılmış düzenin dışından konuşur.
Bu sahne karşısında Hz. Meryem’in ilk tepkisi son derece dikkat çekicidir: “Eğer Allah’tan korkuyorsan benden uzak dur!” Bu söz, sadece bir korku ifadesi değildir. Bu, iffetin, imanın ve Allah bilincinin bir yansımasıdır. En zor anda bile önce Allah’ı hatırlayan bir kalbin sözüdür. Fahreddin Râzî’nin dikkat çektiği gibi burada öne çıkan şey sıradan bir korku değil, takvadır. Çünkü Hz. Meryem, yaşadığı her şeyi Allah’la anlamlandıran bir kalbe sahiptir.
Peygamber Efendimiz’in şu sözü bu hâli adeta açıklar: “Allah’ı bollukta tanı ki, seni darlıkta tanısın.” Hz. Meryem, Allah’ı tanımış bir kalpti. Bu yüzden en sarsıcı anda bile sığınağı yine O oldu.
Teslimiyetin Zirvesi: Kudret, Sabır ve İlahi Rahmet
Bu ilk karşılaşmanın ardından ilahi mesaj gelir: “Ben sadece Rabbinden gelen bir elçiyim. Sana tertemiz bir oğlan bağışlamak için geldim.” Bu söz, Hz. Meryem için aklın sınırlarını zorlayan bir hakikattir. Çünkü o, hayatı boyunca iffetini korumuş, hiçbir insanla temas etmemiştir. Bu yüzden şu soruyu sorar: “Bana hiçbir insan dokunmamışken nasıl çocuğum olabilir?”
Bu soru, bir inkâr değil; insan fıtratının doğal bir tepkisidir. İnsan alıştığı düzenin dışında bir olayla karşılaştığında anlamakta zorlanır. İmam Mâturîdî bu soruyu, ilahi kudreti sorgulamak değil, o kudretin tecelli şeklini anlamaya çalışmak olarak açıklar. Yani burada şaşkınlık vardır; ama şüphe yoktur.
Cevap ise nettir: “Bu Rabbin için kolaydır. Onu insanlar için bir mucize ve rahmet kılacağız.” İşte bu ayet, Kur’an’ın en büyük hakikatlerinden birini ortaya koyar: İnsan sebeplerle düşünür, Allah ise sebeplerin ötesinde yaratır. Hz. İsa’nın doğumu, sadece bir mucize değildir; aynı zamanda ilahi rahmetin insanlığa uzanan bir tecellisidir. Sebeplerin ortadan kaldırıldığı, kudretin doğrudan göründüğü bir hakikat…
Bu noktada bazı müfessir ve mütefekkirlerin ortaklaştığı temel fikir açıktır: İnsan sebeplere bakarak sınır çizer; Allah ise o sınırları kaldırarak kudretini gösterir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle, “Sebepler, kudret-i İlâhiyenin izzetini muhafaza için bir perdedir.” Hz. Meryem kıssasında bu perde adeta kaldırılmıştır. Çünkü burada kudret, sebeplerin gerisinden değil, doğrudan görünmektedir.
Ama imtihan burada bitmez.
Hz. Meryem hamile kaldığında insanlardan uzaklaşır. Yalnızlık artık bir tercih değil; bir zorunluluktur. Doğum anı geldiğinde ise Kur’an onun iç dünyasını şu çarpıcı ifadeyle anlatır: “Keşke bundan önce ölseydim ve tamamen unutulup gitseydim.” İbn Kesîr bu ayeti açıklarken, bunun bir isyan değil; bir insanın taşıyamayacağını düşündüğü bir yük karşısındaki derin acısının ifadesi olduğunu belirtir.
Bu, teslimiyet yolunun en ağır anıdır.
İnsan bazen Allah’a güvenir… ama yaşadığı imtihanın ağırlığı altında ezilir. Tam da bu noktada derin bir hakikat ortaya çıkar: Gerçek teslimiyet, kolay anlarda değil; insanın içinden parçalandığı anlarda belli olur. Peygamber Efendimiz’in “Allah bir kulunu sevdiğinde onu imtihan eder” buyurması da bu sırrı gösterir. Yine onun “Sabır, musibetin ilk anındadır” hadisi, imtihanın tam göbeğinde gösterilen direncin ne kadar kıymetli olduğunu öğretir.
Ve tam bu anda ilahi rahmet devreye girer: “Üzülme! Rabbin altından bir su akıttı.” Ardından bir başka emir gelir: “Hurma ağacını kendine doğru silkele…” Bu sahne son derece derindir. Allah mucize yaratır; ama kuldan da bir hareket ister. Fahreddin Râzî bu ayet hakkında, Allah’ın kuluna yardım ederken onu tamamen pasif bırakmadığını, küçük bir fiilin bile kulluğun tezahürü olduğunu söyler.
Yani rahmet vardır… ama gayret de gerekir. İkisi birlikte tecelli eder.
Peygamber Efendimiz’in şu sözü de bunu destekler: “Eğer Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz, kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. Sabah aç çıkar, akşam tok dönerler.” Kuşlar yuvalarında oturmaz; çıkar, arar, yönelir. Demek ki tevekkül pasiflik değil, gayret ile teslimiyetin birleşmesidir. Hz. Meryem kıssası da tam olarak bunu anlatır.
Kur’an, Hz. Meryem’in kıssasını şu muazzam ifadeyle tamamlar: “Doğduğu gün, öleceği gün ve yeniden diriltileceği gün ona selam olsun.” Bu ayet, ilahi rahmetin sadece bir anı değil, bir hayatı kuşattığını gösterir. Doğumdan ölüme, ölümden dirilişe kadar uzanan bir koruma… Bu, sadece bir peygamber kıssası değildir. Aynı zamanda bir mesajdır: Allah’ın rahmeti, insanın hayatının her anına dokunabilir.
Hz. Meryem’in yaşadığı imtihan bize şunu öğretir: Büyük imtihanlar, büyük hikmetler taşır. Allah, kulunu en zor anında bile yalnız bırakmaz. Gerçek teslimiyet, insanın anlamakta zorlandığı yerde başlar. İnsan bazen karanlığın ortasında kalır, yalnız hisseder, çaresiz olduğunu düşünür. Ama tam o anda görünmeyen bir rahmet devrededir.
Peygamber Efendimiz’in şu sözü bu hakikati özetler: “Müminin işi ne hoştur; her hâli onun için hayırdır.” Demek ki yaşanan hiçbir şey boş değildir. Her acının içinde bir rahmet, her yalnızlığın içinde bir yakınlık, her kırılmanın içinde bir inşa vardır.
Kapılar kapanabilir…
İnsanlar anlayamayabilir…
Dünya dar gelebilir…
Ama Allah’ın rahmeti, en karanlık anda bile insanın yanındadır.
Ve bazen…
En büyük mucize,
en ağır imtihanın içinden doğar.
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.