0
Yorum
1
Beğeni
0,0
Puan
48
Okunma
Eskimiş defterlerin arasından değil, yeni bir sabahın içinden geçerek geldim. Bir emanet ismin vakarıyla, sadece kelamın gücüne sığınarak yeniden selam olsun. Artık fırtınaları değil, fırtınadan sonraki o dinginliği; sitemleri değil, sabrın meyvelerini yazmaya niyetliyim. Kim olduğumdan ziyade ne söylediğime kulak verenlerle bu yolda yoldaşlık etmek dileğiyle...
Kadim semtlerin o kendine has kokusu vardır; hani çocuk cıvıltılarının misket seslerine karıştığı, zamanın tozlu raflarda durduğu o mukaddes mekanlar... Benim yolumun bir cami köşesinde, bir örümcek ağıyla kesişmesi de böyle bir vaktin hikmetidir.
Çevremi gözlemlemeyi, özellikle de ’dilsiz ağrıları ve sancıları’ olan canlı-cansız varlıkları izlemeyi hep sevdim. Bir namaz sonrası gözüm bir köşeye takıldı. Bir örümcek ağı ve onun mahir sahibi... Ezan bitmişti ama benim için asıl ders yeni başlıyordu. Tam bir saat boyunca o küçücük canlının bacaklarını eğip büküşünü, ağını bir nakış gibi işleyişini hayranlıkla izledim. O an, bir aydınlanmanın eşiğindeydim. Hayranlık, hayreti doğurdu; hayret ise zihnimin şuur kapılarını araladı.
Örümcekten sonra kuşları, karıncaları, arıları hatta çekirgeleri incelemeye başladım. İnceledikçe gördüm ki; doğadaki her varlığın gözlerinde, biz insanoğluna benzer bir yan, ortak bir yaşam pınarı var. Allah bizlere akıl ve irade vermiş, ’Oku!’ demişti. Ben kâinat kitabını inceledikçe, zihnimdeki o ağır sis perdeleri bir bir kalkmaya başladı. Bu yolculukta karşıma çıkan irfan ehli kalemlerin zarif kelimeleri arasında, merak ettiklerimi daha derinden kavradım.
Şunu öğrendim ki; su bulanıksa dibini göremezsiniz. Zihin de bulanıksa kâinatı çözemez. O muhteşem kozmik koronun içinde yer alabilmek için önce o bulanıklığı gidermek gerek. İnsan kendi benliğinde yok olmadan, o kutsal ateşte yanmadan, nurun farkına varamıyor; gerçek aşkı tadamıyor.
Doğru bilgi arttıkça kibir azalıyor. Tıpkı dolgun bir başağın, taneleri ağırlaştıkça başını toprağa eğmesi gibi; insan da doldukça şuur teslimiyete geçiyor. Şimdi o teslimiyete, benliğimi yıkmaya hazırım.
Aslında şuur, hayret etmekle başlamalı. En küçük zerreden başlayıp adım adım yıldızlara kadar uzanan bir tefekkürle yaşamak zorundayız. Bizler bu kâinatın zerresinden daha küçük bir tozuyuz. Peki, bu muazzam kumaşı diken, bu nizamı biçen o ’Terzi’ kim?
Günümüzde o kadar çok bilgi kirliliği ve gereksiz dünya meşgalesi var ki; bunlar insanoğlunun şuurunda iştahsızlık yapıyor. Oysa su akar yolunu bulur. Zihin neyle beslenirse, şuur da o yöne doğru akar. Şuurun üzerindeki o sahte ve sığ zarı yırtmak gerekiyor. Ancak o zaman her şeyde, her zerrede o Yüce Sanatçı’nın imzasını görme vasfını elde edebiliriz.
Zihnimizi temizlemeye, hayret etmeye ve kâinatın o büyük secdesine katılmaya var mısınız?
Selam ve dua ile...
Lütfü Taş