1
Yorum
13
Beğeni
5,0
Puan
93
Okunma

Sonunda yokluğun geçmeyen mevsime dönüştü..
Ben sadece seni kaybetmedim.
Sen giderken kendimi de düşürdüm.
Bundandır ki bütün suretler önce sana,
sonra kendimi yitirdiğim kırık cam parçalarına dönüşüyor.
Kimsenin eğilmediği akşamdan,
sokağın yırtık yamalı cebinden,
yağmurun kendini anlatamadığı yerden,
avuçlarım kesile kesile topladım ardında kalanları.
Ve omzun omzuma değmeden,
kaburgalarımda çınlayan adının harflerini
dinledim gecelerce.
Kalbinin atlasında haritasını okuyamayan
kayıp çöl Bedevisi oldu ruhum.
Oysa senin kalp atışın,
benim göğsümün içinde saklı bulutun rahmiydi…
Dünyanın bütün kavuşmaları,
ayrılığına dalıp giden bakışlarımda
ölümü sayıklıyor şimdi.
Her gün başka bir aşkın celladı gibi suçlanıyorum
ve her gün seni sevmenin bedeliyle
durmadan recm ediliyorum.
Ah, kendine yetişemeyen zavallı kendimsizliğim!
Sanki iki elimin arasında yükseliyor
kışla baharın arasındaki duvarlar.
Sanki suya düşmüş yansımanın içinde
boğuluyor bütün çiçekler.
Karanlık olmadan kapanıyor bir bir perdeler.
Evler içine çekiliyor,
yokluğunun ortasında ayağı vurulmuş at gibi.
Zamanın acısı gözlerimde ç’ağlıyor durmadan…
Dilim artık dönmüyor uzayıp giden mesafelere.
Kapı çalsa,
içimde oda alev alev yanıyor.
Perdeyi aralasam,
akşam yüzünün hüzün kokan şeklini alıyor.
Masadaki çay soğusa,
beklemenin suyunu çekmiş oluyor içim.
Gözlerimi kapatsam,
sen çoğalıyorsun.
Açsam,
buharlaşan su misali eksiliyorum…
Duvara sinmiş eski bir bekleyişe doğru uzansam,
dünya saçlarının bir teli gibi inceliyor
ve sana dokunduğum günler
parmak aralarımda kanıyor…
Uzaklık dediğin iki şehrin arasına mı kurulur yalnız?
Neyle ölçülür iki kalp arasındaki mesafe?
Hangi kelimenin içinde saklıdır en uzun susmalar?
Hangi haykırış özlemekten daha çok seslidir?
Hangi kapıdan çıkınca
geri dönülmez gerçekten?
Bilmiyorum ki…
Bir yüzü unutmak için
önce hangi ayrıntısından vazgeçmek gerekir?
Şimdi her sabahın doğuşunda
ellerimize pay edilmiş aynı karanlık kaldı.
Geceler uzadı.
Çocukların sesi azaldı.
Sokaklar erkenden tenhalaştı.
Gündüzlerin yüzüne yorgunluk sürüldü.
Artık bazı şeylerin eskisi gibi yeşermeyeceğini
haykırıyordu Eylül.
Tutunmaya çalıştığım ne varsa
sararıyordu usul usul.
Önce çiçeklerin rengi alındı benden,
kuşların yönü,
akşamın sıcaklığı.
Sonra yapraklar silindi
ağaçların hafızasından birer birer.
Derken yollar soğudu.
Dere kenarında otlar kırıldı.
Üzüm bağlarında salkımlar ağırlaştı.
Kırlardaki ayak izleri kayboldu.
Ah, benim Eylül kokulum…
Cebimizde taşıdığımız vedanın
belki de sendeki köşesi yıprandı.
Bende kalan yanı ise
hep yazdığım şiirlerin acısıyla bileylendi...
Fırat Yetiş
Diyarbakır
5.0
100% (6)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.