1
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
58
Okunma
Ölümün kokusu sızıyor odadan,
beyaz önlüklerin aceleci hışırtısı arasında.
Seni sevmek,
koridorun buzlu zemininde,
durmuş bir kalbin ritmini ellerimle aramaktı benim.
Herkes dışarıda hayatın rutin telaşını fısıldarken,
ben soğuk odadaki monitorün yeşil, kesik çizgilerinde
senin son nefesini bir mısra gibi heceledim.
Komodinin üstünde öylece kalmış yarım antibiyotik,
yastığına sinen ağır, yabancı ilaç kokusu
ve kirli camdan içeri sızan o kimsesiz şehir ışığı...
iki serum damlası arasındaki o kahredici boşlukta,
oksijen maskesinin buğusunda tükendi her şey.
Bir refakatçi sandalyesinin gıcırtısına sığdı koskoca bir ömür.
Gece yarısı, otomat makinesinin hoyrat ışığı altında,
plastik bardakta soğuyan o tatsız çayı yudumlarken anladım:
Zaman, kolundaki o pilli saatin durduğu yerde can vermişti.
Aramızda sadece o lanet yoğun bakım camı.
Dokunamadım sana.
Nefesimiz aynı plastik borulara, aynı soğuk demirlere bağlandı
Çelik ranzaların ve metal saniyelerin pasında ikimiz de sürgündük.
Şimdi hangi sokağa çıksam,
yüzüme çarpan o kurşuni koridor beyazlığı titretiyor içimi.
Ziyaret saatleri çoktan bitti, koridorda ışıklar söndü.
O yeşil çizgi düz bir çizgiye teslim olduğundan beri,
sadece zaman durmadı, bu koca dünya da biraz eksildi.
Şimdi elimde, hastane çıkışında verdikleri o şeffaf naylon poşet.
İçinde bir çift yıpranmış terlik, kokun sinmiş bir hırka…
Ve avucunun son sıcaklığıyla yarım bırakılmış bir hayat.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.