1
Yorum
4
Beğeni
5,0
Puan
28
Okunma
Cımbızın ucunda pirinç bir çark: Titrek ve çıplak.
Tezgâhta asırlık sarkaç, ha durdu, ha duracak.
Usta, lambanın sarı sıcağına gömmüş yüzünü,
Gözündeki büyüteç değil, ömrün o son çentiği.
Dışarıda akan gürültü,
Meydandaki kulelerin uğultusu...
Hiçbiri geçmiyor dükkânın eşiğinden.
Diyor ki: "Evlat, zamanı su sanıp içerler, yanılırlar.
Zaman, gerilen zembereğin et kemik sızıntısıdır."
Yay sıkıştıkça daralır göğsünün kafesi,
Her tik tak, ciğerinden kopan bir metal çapağı.
Eskiden ceplerde taşınan o köstekli aynalar...
Kapağını tırnağınla kaldırdın mı,
İçinden çocukluk kokusu fırlardı, yüzün vururdu gözüne.
Şimdi masanın üstü bir metal morgu.
Donmuş gaz yağı, kırık camlar, mil yatağında can veren akrepler...
Herkes bileğindeki kadrana köle, everyone bir yerlerin telaşında,
Ama kimse farkında değil o yelkovanın aslında kimi biçtiğinin.
Biz burada, kurumuş tükürük ve toz kokan bu camların arkasında,
Zamanın derisini yüzüp, o çıplak etine bakan son adamlarız.
Birazdan kepenk inecek, demirin gürültüsüyle.
Usta, ceketini tek hamlede sırtına geçirecek; omuzlarında koca bir devrin kamburu.
Geriye sadece masada unutulmuş o yay kalacak.
Kendi karanlığına bükülmüş,
Bir daha kurulmayacak bir ömrün dilsiz uykusu gibi.
5.0
100% (2)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.