0
Yorum
2
Beğeni
5,0
Puan
29
Okunma
Sabahın ilk ışıkları perde aralığından içeri süzülürken uyandı.
Gözlerini açar açmaz ilk yaptığı şey, yatağın diğer tarafına bakmak oldu.
Boştu.
Her sabah olduğu gibi…
Elini yastığa uzattı. Soğuktu.
Bir zamanlar onun başını koyduğu, saçlarının kokusunun sinmiş olduğu yastık artık yalnızca eski bir eşya gibiydi.
Adam gözlerini kapattı.
Yine hayaliyle uyanmıştı.
Rüyasında sahildeydiler.
Kadın her zamanki gibi yanında yürüyordu. Saçları rüzgârda savruluyor, arada dönüp ona gülümsüyordu.
“Bak,” diyordu, “deniz bugün ne kadar güzel.”
Adam elini uzatıyor, tam ona dokunacakken uyanıyordu.
Her defasında aynı yerden kopuyordu rüyası.
Her defasında aynı boşluğa düşüyordu.
Pencereye yürüdü.
Perdeyi açtı.
Güneş doğmuştu.
Ama ona göre güneş yine sensiz ve öksüzdü.
Sahile baktı.
Bir zamanlar insanlarla dolup taşan kıyı bomboştu.
Adam bunun tesadüf olmadığını düşündü.
Sanki şehir de onunla birlikte yas tutuyordu.
Mutfaktan bir tabak aldı.
Masaya bir parça beyaz peynir ve birkaç zeytin koydu.
Çayı demledi.
Sonra karşısındaki sandalyeye baktı.
“Sen olsaydın,” diye mırıldandı, “bu kadarı bile mutluluk olurdu.”
Kadınla geçirdiği yılları düşündü.
Onların büyük hayalleri yoktu aslında.
Pahalı restoranlara gitmek, lüks evlerde yaşamak istememişlerdi.
Bir parça beyaz peynir…
Birkaç zeytin…
İki bardak çay…
Aynı masada oturmak…
Onlara yetmişti.
Çünkü mutluluk bazen sofradaki yiyeceklerin çokluğunda değil, karşıdaki sandalyede kimin oturduğunda saklıydı.
Adam kahvaltısını bitiremeden kalktı.
Pencerenin önündeki karanfillere baktı.
Kadın onları çok severdi.
Her bahar yeni karanfiller alır, pencerenin önüne dizerdi.
“Çiçekler eve hayat getiriyor,” derdi.
Ama kadın gittikten sonra çiçekler de solmuştu.
Sanki onlar da onun yokluğunu anlamıştı.
Adam kurumuş yapraklardan birini eline aldı.
“Sen gittiğin gün başladı,” dedi.
“Yapraklarını o gün döktü karanfiller.”
Tam o sırada dışarıdan çocukların sesleri geldi.
Mahalle her zamanki telaşına hazırlanıyordu.
Bugün Ayşe ile Murat evleniyordu.
Adam bir anda yıllar öncesine gitti.
Bir akşam Ayşe ile Murat’ın düğününden konuşuyorlardı.
Kadın gülerek:
“Bizi de çağıracaklar değil mi nikâha?”
diye sormuştu.
Adam:
“Tabii çağıracaklar.”
“Şahit de oluruz.”
“Oluruz.”
Kadın gülmüş, başını onun omzuna yaslamıştı.
O zamanlar ölümün, ayrılığın, yokluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı.
İnsan gençken bazı şeylerin hep devam edeceğine inanıyordu.
Dün akşam ise Ayşe’nin küçük kardeşi kapıyı çalmıştı.
Elinde bir davetiye vardı.
“Abi, ablam gönderdi.”
Adam zarfı aldı.
Çocuk gittikten sonra uzun süre açamadı.
Sonunda zarfı yavaşça açtı.
İçindeki davetiyeyi çıkardı.
Üzerinde şu cümle yazıyordu:
“Ablam, abim… Şahitlerimiz sizsiniz.”
Adamın elleri titredi.
Davetiye gözlerinin önünde bulanıklaştı.
Çünkü o cümlede bir eksiklik vardı.
Ayşe ile Murat, hâlâ ikisinin birlikte olduğunu sanıyordu.
Oysa ikisinden biri artık yoktu.
Adam sandalyeye oturdu.
Davetiye göğsünün üzerinde kaldı.
“Bilmiyorsunuz,” diye fısıldadı.
“Onun bir daha gelmeyeceğini bilmiyorsunuz.”
Gözlerinden yaş süzüldü.
“Gidişini size nasıl anlatırım?”
Sonra davetiyeyi masanın üzerine bıraktı.
O gece sabaha kadar uyuyamadı.
Ertesi sabah dışarı çıktığında Hanife teyze ile karşılaştı.
Mahallenin herkes tarafından sevilen yaşlı kadınıydı.
Onu görür görmez:
“Oğlum!” diye seslendi.
Adam durdu.
Hanife teyze yüzüne baktı.
“Pek bir dalgınsın. Hasta mısın?”
Adam gülümsemeye çalıştı.
“Yok teyzem, iyiyim.”
Hanife teyze başını salladı.
“Hanım kızımızı da göremez olduk. Nerelerde? Hiç görünmüyor.”
Adamın yüreği sıkıştı.
Dudakları titredi.
Bir an gerçeği söylemek istedi.
“Hanım kızımız öldü,” demek istedi.
Ama diyemedi.
Bazı gerçekleri yüksek sesle söylemek, onları daha gerçek hâle getiriyordu.
Başını eğdi.
“Bilmiyorum teyzem,” dedi.
Hanife teyze onun gözlerine baktı.
Bir şeylerin ters olduğunu anlamıştı ama üzerine gitmedi.
“Allah yardımcın olsun oğlum,” dedi.
Adam yürümeye devam etti.
Sokağın sonuna geldiğinde gözyaşlarını artık tutamadı.
Bir duvarın kenarında durup yüzünü çevirdi.
Kimsenin görmesini istemiyordu.
Çünkü erkekliğin, güçlü olmanın, dimdik durmanın ne demek olduğunu çocukluğundan beri böyle öğrenmişti.
İnsanların içinde ağlanmazdı.
Hele mahallede hiç ağlanmazdı.
Ama kimse bilmiyordu ki bazı acılar insanın gözlerinden değil, içinden akıyordu.
Adam yüzünü sildi ve yürümeye devam etti.
Ayakları onu yine sahile götürdü.
Her zamanki banka oturdu.
Deniz bugün de aynıydı.
Dalgalar kıyıya vuruyor, sonra sessizce geri çekiliyordu.
Adam cebinden eski bir mendil çıkardı.
Mendilin köşesinde küçük bir harf işlenmişti.
E.
Kadının ona son gün verdiği mendildi.
O günü hatırlamak istemiyordu.
Ama bazı hatıralar unutulmak için değil, insanın içinde yaşamaya devam etmek için gelirdi.
Kadın o gün hastaneden çıkmıştı.
Yüzü solgundu.
Adam ona bakınca korkmuştu.
“İyi olacaksın,” demişti.
Kadın gülümsemişti.
“Sen yanımda olduğun sürece iyiyim.”
Adam onun elini sıkıca tutmuştu.
“Bir daha böyle konuşma.”
Kadın gözlerini denize çevirmişti.
“Bazen insan bazı şeyleri hisseder.”
“Ne hissediyorsun?”
Kadın cevap vermemişti.
Sadece başını onun omzuna yaslamıştı.
O gün sahilde uzun süre oturmuşlardı.
Güneş batarken kadın birden:
“Bana bir söz ver,” demişti.
“Ne sözü?”
“Ben gidersem…”
Adam hemen sözünü kesmişti.
“Gitmeyeceksin.”
Kadın gülümsemişti.
“Yine de söyle.”
Adam susmuştu.
“Beni unutma.”
Adam onun ellerini avuçlarının arasına almıştı.
“Ben seni nasıl unutayım?”
Kadın gözlerini kapatmıştı.
“Bir de kendini unutma.”
Adam o cümlenin ne anlama geldiğini ancak onu kaybettikten sonra anlayabilmişti.
Kadın üç ay sonra hayata veda etmişti.
O günden sonra adamın hayatı ikiye bölünmüştü.
Esmerim’den önce…
Esmerim’den sonra…
Şimdi sahilde otururken cebinden telefonunu çıkardı.
Fotoğraflara girdi.
Onlarca fotoğraf vardı.
İlk tanıştıkları gün…
İlk gittikleri sahil…
Birlikte içtikleri çay…
Bir bayram sabahı…
Bir kış günü kar altında çekilmiş fotoğraf…
Sonra son fotoğraf.
Kadın kameraya gülümsüyordu.
Adam fotoğrafa uzun süre baktı.
“Sen neden bu kadar güzel gülümsedin o gün?” diye fısıldadı.
“Biliyor muydun gideceğini?”
Deniz cevap vermedi.
Adam telefonu kapattı.
Tam kalkacakken arkasından bir ses duydu.
“Abi…”
Döndü.
Ayşe’nin küçük kardeşiydi.
Elinde düğün davetiyesi vardı.
Çocuğun yüzünde mahcup bir ifade vardı.
“Annem söyledi.”
“Ne söyledi?”
“Senin… yalnız geldiğini.”
Adam sustu.
Çocuk yanına oturdu.
“Abi, Ayşe ablam da merak ediyor.”
Adam gözlerini denize çevirdi.
“Ne diyeceksin ona?”
“Bilmiyorum.”
Çocuk bir süre sessiz kaldı.
Sonra:
“Abim, o neden gelmiyor?”
Adamın boğazı düğümlendi.
Bir çocuğa ölüm nasıl anlatılırdı?
Bir insana yokluk nasıl anlatılırdı?
“Çünkü…” dedi.
Sesi çıkmadı.
Bir kez daha denedi.
“Çünkü bazı insanlar…”
Gözlerinden yaş süzüldü.
“…düğünlere değil, hatıralara gelir.”
Çocuk anlamadı.
Adam elini onun omzuna koydu.
“Sen büyüyünce anlarsın.”
Çocuk başını salladı.
Sonra ayağa kalktı.
“Yarın nikâhta seni bekliyorlar.”
Adam gülümsedi.
“Geleceğim.”
Çocuk gittikten sonra adam uzun süre arkasından baktı.
Ertesi gün mahallede düğün vardı.
Davullar çalıyor, insanlar gülüyor, çocuklar koşturuyordu.
Adam takım elbisesini giydi.
Aynanın karşısına geçti.
Kravatını düzeltti.
Bir an arkasına baktı.
Kadının aynadan kendisine baktığını hayal etti.
“Yakışmış,” derdi belki.
Adam gülümsedi.
“Sen olsaydın daha güzel söylerdin.”
Sonra evden çıktı.
Nikâh salonuna vardığında Ayşe ile Murat onu kapıda karşıladı.
Ayşe sarıldı.
“Hoş geldin abi.”
Adam gözlerini kaçırdı.
“Mutluluğunuz daim olsun.”
Murat elini sıktı.
“Sen bizim için çok değerlisin.”
Adam gülümsedi.
“Biliyorum.”
Ayşe bir an etrafına baktı.
Sonra sessizce sordu:
“Esmer nerede?”
Adamın yüzündeki gülümseme dondu.
Salonun bütün sesleri bir anda uzaklaştı.
Davul sustu.
İnsanlar kayboldu.
Sanki yalnızca o soru kalmıştı.
Adam derin bir nefes aldı.
“Esmer…”
Devam edemedi.
Ayşe onun gözlerine baktı.
O anda her şeyi anladı.
Elini ağzına götürdü.
“Yoksa…”
Adam başını eğdi.
Ayşe’nin gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Ne zamandır?”
“Bir yıl.”
Ayşe’nin dizlerinin bağı çözüldü.
Murat ona sarıldı.
“Bize neden söylemedin?”
Adam sessizce cevap verdi:
“Çünkü sizin mutluluğunuzu onun yokluğuyla gölgelemek istemedim.”
Ayşe ağlıyordu.
“Bizi aramalıydın.”
Adam başını salladı.
“Arayamadım.”
“Niye?”
“Çünkü onu anlatmaya başladığım anda, gerçekten öldüğünü kabul edecektim.”
Bu cümle herkesin içinde ağır bir sessizlik bıraktı.
Nikâh başladı.
Ayşe ile Murat hayatlarını birleştirdiler.
Adam en arka sırada oturuyordu.
Gözleri doluydu.
Ama bu kez yalnızca acıdan ağlamıyordu.
Bir zamanlar hayalini kurduğu iki insanın mutluluğuna da ağlıyordu.
Nikâh memuru:
“Şahitler?”
dediğinde Ayşe ile Murat aynı anda ona baktı.
Adam ayağa kalktı.
Bir an sanki yanında Esmer de ayağa kalkacakmış gibi hissetti.
Sonra imzasını attı.
Kalemi masaya bıraktığında içinden bir şey koptu.
Nikâh çıkışında herkes fotoğraf çektiriyordu.
Ayşe yanına geldi.
“Abi, sen de gelsene.”
Adam başını salladı.
“Olur.”
Fotoğrafçı:
“Biraz yaklaşın.”
Adam Ayşe ile Murat’ın yanına geçti.
Tam fotoğraf çekilecekken gözleri gökyüzüne takıldı.
Bulutların arasından güneş çıkmıştı.
Adam hafifçe gülümsedi.
İçinden:
“Bak Esmerim…
Bugün onların şahidiyiz.”
diye geçirdi.
Fotoğraf çekildi.
O an fark etti ki hayat, bütün acılara rağmen devam ediyordu.
İnsan kaybettikleriyle yaşamayı öğreniyordu.
Acı geçmiyordu belki.
Ama insan acıyla yürümeyi öğreniyordu.
Akşam eve döndüğünde pencerenin önündeki karanfillere baktı.
Uzun zamandır sulamadığı saksıya su verdi.
Ertesi sabah bir yaprağın üzerinde küçük bir tomurcuk gördü.
Parmaklarıyla ona dokundu.
Gözleri doldu.
“Demek hâlâ bahar varmış,” dedi.
Pencereyi açtı.
Serçeler yine geldi.
Bu kez onların önüne biraz ekmek kırıntısı bıraktı.
Sonra mutfağa geçti.
Bir parça beyaz peynir…
Birkaç zeytin…
Bir bardak çay…
Masaya iki tabak koydu.
Bir süre ikinci tabağa baktı.
Sonra onu kaldırmadı.
Çünkü artık biliyordu:
Bazı insanlar sofradan kalkıp giderdi.
Ama onların yeri insanın kalbinden hiç kalkmazdı.
Adam sandalyesine oturdu.
Pencereyi açtı.
Dışarıdan çocukların sesleri geliyordu.
Mahalle yeniden yaşamaya başlamıştı.
Adam derin bir nefes aldı.
Ve yıllar sonra ilk kez onun adını söylerken ağlamadı:
“Esmerim…”
Sonra gökyüzüne baktı.
“Gidişin sana…”
“Yokluğun bana…”
Bir süre sustu.
Karanfilin tomurcuğuna baktı.
“Öksüz kalmak sevenlere…”
Başını eğdi.
“Yakışmadı.”
Sonra yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.
“Hiç yakışmadı.”
Ama hayat devam ediyordu.
Ve adam, onun hatırasını yanında taşıyarak yaşamaya yeniden başlamıştı.
Çünkü bazı aşklar bitmezdi.
Sadece birinin kalbinde sessizce yaşamaya devam ederdi.
Esmerim de onun kalbinde, ömrünün sonuna kadar yaşayacaktı.
5.0
100% (1)
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.