0
Yorum
2
Beğeni
0,0
Puan
22
Okunma
Bazen insan, hiç tanımadığı birini yıllardır tanıyormuş gibi hisseder.
Ben de Dilber’i ilk gördüğüm gün böyle hissetmiştim.
O sabah, baharın henüz kendini yeni yeni gösterdiği bir gündü. Güneş, dağların ardından ağır ağır yükseliyor; vadinin üzerine ince bir ışık serpiyordu. Toprak, geceden kalan yağmurun kokusunu taşıyor, kır çiçekleri rüzgârın hafif dokunuşuyla başlarını sallıyordu.
Ben ise her zamanki gibi yalnız yürüyordum.
Elimde defterim, cebimde kalemim vardı. Yazmak için çıkmıştım yola. İçimde biriken kelimeleri doğanın sessizliğine bırakacak, belki de birkaç dizeyle kendimi avutacaktım.
Fakat vadinin kıvrıldığı yerde onu gördüm.
Dilber...
Elinde çiçeklerle kırlarda koşuyordu.
Saçlarına papatyalardan bir taç yapmıştı. Renk renk kelebekler omuzlarına konuyor, o ise bunu umursamadan gülümseyerek yürüyordu. Güneş yüzüne vurdukça yanaklarında güller açıyor gibiydi.
Bir an olduğum yerde kaldım.
Kalem elimdeydi ama yazamıyordum.
Çünkü hayatım boyunca aradığım bir cümle, karşıma insan olarak çıkmıştı sanki.
Rüzgâr saçlarına dokundu.
O anda vadinin içinden hafif bir koku yayıldı. Çiçeklerin kokusuna karışan bahar, bütün geçmişimi susturdu. Sanki yıllardır taşıdığım yorgunluk bir anda omuzlarımdan kalkmıştı.
Dilber, biraz ilerideki dere kenarına oturdu.
Avucundaki papatyaları tek tek ayırmaya başladı.
Ben uzaktan onu izliyordum.
Neden baktığımı bilmiyordum.
Belki de insan bazı insanları anlamak için tanımaya ihtiyaç duymazdı.
Onun gözlerinde uzaklarda kalmış bir gölün sessizliği vardı. Durgundu ama içine baktıkça çoğalan bir dünya taşıyordu.
Bir süre sonra başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Kalbim, uzun zamandır unuttuğu bir duyguyu hatırladı.
Dilber gülümsedi.
Ben ise ne yapacağımı bilemeden başımı eğdim.
“Merhaba,” dedi.
Sesi, vadinin içinden geçen rüzgâr kadar yumuşaktı.
“Merhaba,” diyebildim yalnızca.
Yanına yaklaştım.
“Çiçekleri çok seviyorsun galiba.”
Elindeki papatyaya baktı.
“Çiçekleri değil,” dedi. “Çiçeklerin insanlara hatırlattığı şeyleri seviyorum.”
“Ne hatırlatıyor sana?”
Bir süre sustu.
“Hayatın hâlâ güzel olabileceğini.”
Bu söz, içimde bir yere dokundu.
Çünkü ben uzun zamandır hayatın güzel taraflarını unutmuştum.
Birlikte vadide yürümeye başladık.
Her adımımızda çimenler eğiliyor, üzerlerinden küçük kelebekler havalanıyordu. Kuşlar dallarda ötüyor, rüzgâr ağaçların yapraklarını usulca birbirine değdiriyordu.
Dilber yürürken geride bir ezgi bırakıyor gibiydi.
Ben ise onun arkasından giderken içimde başka bir dünyanın kapısının açıldığını hissediyordum.
O gün saatlerce konuştuk.
Bazen geçmişten, bazen hayallerden, bazen de hiç gerçekleşmeyecek kadar güzel düşlerden...
Sonra Dilber bir papatyayı avucuma bıraktı.
“Bir dilek tut,” dedi.
“Sen ne tuttun?”
Gülümsedi.
“Söylersem gerçekleşmez.”
Ben papatyaya baktım.
Sonra ona...
İçimden yalnızca tek bir dilek geçirdim:
“Keşke bu an hiç bitmese.”
Ama zaman, insanın dileklerini dinlemiyordu.
Akşam yaklaşmıştı.
Güneş vadinin arkasına doğru çekilirken gökyüzü kızıl bir renge büründü. Dilber saçındaki papatyalardan birini çıkarıp bana uzattı.
“Bunu sakla.”
“Neden?”
“Bir gün beni unutursan, ona bakarsın.”
Gülümsedim.
“Seni unutabileceğimi mi düşünüyorsun?”
Cevap vermedi.
Sadece uzaklara baktı.
O gün ayrıldığımızda onun arkasından uzun süre baktım.
Sonra defterimi açtım.
Sayfanın en üstüne tek bir kelime yazdım:
DİLBER.
Altına bir cümle daha ekledim:
“Bazı insanlar hayatımıza girmez; hayatımızın anlamını değiştirip geçer.”
O günden sonra hangi mevsim gelirse gelsin, hangi rüzgâr yaprakları savurursa savursun, ben o vadinin yolunu unutmadım.
Her bahar geldiğinde aynı yere gittim.
Çiçekler açtı.
Kuşlar yine dallara kondu.
Rüzgâr yine saçlarımı okşadı.
Ama Dilber bir daha gelmedi.
Yıllar geçti.
Defterlerim çoğaldı.
Sayfalar dolusu şiir yazdım.
Onu anlattım.
Saçlarındaki papatyaları, omuzlarındaki kelebekleri, gözlerindeki sessizliği, gülüşündeki baharı...
Fakat hiçbir kelime onu anlatmaya yetmedi.
Çünkü bazı insanlar kelimelerden daha büyük bir hikâyedir.
Bir gün yine vadide yürürken eski bir ağacın altında durdum.
Yerde kurumuş bir papatya gördüm.
Onu elime aldım.
Birden yıllar önceki o gün geldi aklıma.
Dilber’in sesi...
“Bir dilek tut.”
Gözlerimi kapattım.
Bu kez bir dilek tutmadım.
Çünkü artık ne istediğimi biliyordum.
Onu yeniden görmek değil...
Onun bıraktığı güzelliği içimde yaşatmak istiyordum.
Defterimi çıkardım.
Yeni bir sayfa açtım.
Kalemimi kâğıda dokundurdum.
Ve yazmaya başladım:
“Sayfalara cümle cümle yazdığım Dilber...
Seni ilk gördüğüm o bahar günü, zaman durmuştu.
Dünya susmuştu.
Çiçekler susmuştu.
Kuşlar susmuştu.
Yalnızca sen kalmıştın gözlerimin önünde.
Belki bir hayaldin...
Belki uzak bir düş...
Ama ben seni gördüğüm o vadide, ömrümün en güzel mevsimini bulmuştum.
Şimdi sen yoksun.
Fakat bıraktığın bahar hâlâ içimde.
Saçlarında papatyalar, omuzlarında kelebekler, ellerinde çiçeklerle...
Sen, yüreğimin en derin vadisinde baharı yeniden var eden kadın olarak kalacaksın.
Ve ben...
Ömrüm boyunca seni yazacağım.
Çünkü bazı aşklar yaşanmaz.
Bazı insanlar unutulmaz.
Bazı hikâyeler ise...
Bir insanın kalbinde sonsuza kadar devam eder.”
Kalemi bıraktım.
Vadinin üzerine akşam sessizliği çökmüştü.
Rüzgâr hafifçe esti.
Elimdeki kurumuş papatyanın yapraklarından biri yere düştü.
Gülümsedim.
Çünkü artık biliyordum:
Dilber belki hayatımdan geçmişti...
Ama hikâyemden hiç çıkmamıştı.
Erkan ŞEREMET
Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.