Savaş, bir para israfıdır... hayatın kazançlarını silip süpürür. eugene o’neill
Yılmaz Tizgöl
Yılmaz Tizgöl

DEDEMİN EVİ

Yorum

DEDEMİN EVİ

( 4 kişi )

2

Yorum

8

Beğeni

5,0

Puan

42

Okunma

DEDEMİN EVİ


Sabah güneşinin yeni yeni günün kapısını zorladığı sıralarda, döküm sobanın çıtırtısıyla uyanıp yün yorganın altında bir kedi gibi gerinip, döküm kuzinenin üstündeki bakır güğümün ıslığıyla içinizde sebepsiz bir sevinç kıpırtısı oluşturan, serin ama soğuk olmayan odanın o huzur ve dinginlik veren ahşap tavanından gözlerinizi yavaşça sobadan yayılan kızarmış ekmek kokusuna doğru çevirdiğinizde çocukluğunuzla yüz yüze gelirdiniz.
Ya yaz tatilidir ya da sömestir.
Hemencecik gözünüzün önüne gelen dedenizin evinde...
Çift kanatlı cümle kapısında, hani kapıyı çalmaya yarayan, tunçtan dökülmüş kibar bir kadın eli şeklinde kapı tokmaklarından olur ya; çürümüş portakallarda oluşan küf rengi yeşil olurdu o tokmaklar genellikle, eğer o evin geleni gideni çok değilse...
Oysa misafiri çok olan evlerin kapı tokmakları, okullardaki Atatürk büstlerinin, çocukların teneffüslerde devamlı elleriyle dokunmasından kayganlaşıp mat bir sarıya dönüşen burunları gibi olur; güneş vurduğunda yaldızsız ama samimi bir pırıltıyla parlardı.
O zamanlar Atatürk’ün büstleri bizim ulaşıp dokunabileceğimiz yükseklikte olurdu. Biz büyüdükçe daha yükseğe, daha da yükseğe, en sonunda ulaşamayacağımız yüksekliklere konulmaya başlandı her nedense...
Gelen misafirin elinde, zarif bir hanımla tokalaşır gibi, avucunun içinde çalardı ahşap kapıyı bu kapı tokmakları. Hatırladınız mı?
Hatta genellikle sağ el şeklinde olur ve yüzük parmağında bir alyans bulunurdu. Büyük, masif bir taş basamakla geçilirdi bu kapılardan. Hatta bazılarında, kapının dışına, yine çocukların eremeyeceği bir yükseklikte açılan bir deliğe, bir ucu ahşap bir makaraya bağlanmış ve bahçeyi boydan boya geçen galvaniz bir tel geçirilirdi. Tel, iç kapının yakınındaki bir ağaca gerilir; ucuna ya tunçtan bir deve çanı ya da demirden yapılmış bir sığır çanı bağlanırdı. Bunlar, “Misafir var!” melodisi çalan kapı çıngıraklarıydı.
Bu çıngırakları genellikle aileden olanlar, hısım akraba ve komşular; diğer tokmağı ise misafirler, uzaktan gelenler kullanırdı.
Bu kapıların üstünde çift zaviyeli sundurmalar olur, bunlar yağmurda ve karda kapının açılmasını bekleyen misafirlerin ıslanmasını önlerdi.
Kapıdan girdiğinizde, genellikle kayrak taşlarından yapılmış bir döşemenin üzerinden hafif kıvrılarak da olsa iki katlı eve doğru giderken bu sevimli yolun sağında ve solundaki, badana edilmiş tenekelerde duran ortancalar karşılardı gelenleri.
Ortancalar, yüksek bahçe duvarlarıyla taş döşeme yolun arasında kalan toprak bahçede ekili birçok farklı gül fidanı ve meyve ağacı arasında küçük bir Çin Seddi gibi uzanırdı.
Bahçelerde genellikle erik, mürdüm eriği, dut, yemiş, kayısı, elma, armut, ayva, yenidünya, hatta muşmula ağaçları olur; meyvelerin birbirine karışan aromaları tüm çocukların başını döndürür, onları adeta sarhoş ederdi.
Eve doğru yaklaştıkça büyük bir kuyu ve çıkrığı, adeta bahçedeki meyveleri koruyup gözeten bir korkuluk gibi heybetli bir şekilde durur; geceleri küçük çocukların zihinlerini işgal ederek onları korkutur, ağlayarak uyanmalarına sebep olurdu. Çünkü kuyuya yaklaşmak bizlere kesinlikle yasaktı.
Girişteki sofaya gelmeden daha taş evin ahşap kapı, pencere ve kepenklerinin çıralanmış kokusu; asma çardağının yanındaki küçük yuvasından çıkıp alacalı, büklümlü küçük bir tatlı su yılanı gibi birinci katı geçerek ikinci katı saran hanımelinin, hatta arka bahçedeki ıhlamurun kokusunun arasından kesif bir şekilde burnumuza gelirdi. Özlediğimiz bir kokuydu bu.
İç kapının, yani sofanın önünde, yine kayrak taşıyla kaplanmış genişçe bir avlu olurdu. Bu dikdörtgen küçük avlu, güneşten korunması için bir köşesine dikilmiş asma ve çardağıyla gölgelenir; yazları buzlu koruk suları veya tadına doyum olmaz şıralarla serinlenirdi.
Kuyudan ya da tulumbadan çekilen sularla kayrak taşı döşeli yerler yıkanır, buz gibi tertemiz olurdu. Çardağın üç tarafında yerden yüksekçe sedirler bulunur, hemen yanı başındaki küçük mangalda gelen misafirlere mis gibi, bol telveli kahveler pişirilirdi.
Evin ahşap merdivenine çıkmadan önce bahçeye bakan pencerenin mandalı kaldırılıp pencere yukarı doğru sürülür; tertemiz bahçe havası odaya girerken taze domates, dalında yeşil biber ve salatalık kokularının içeriyi işgal etmesine izin verilirdi.
Bu arada babaannemizin:
“Yeter artık yatakta pineklediğin! Haydi sofraya, kahvaltı hazır!” çıkışıyla koşa koşa bahçeye, gıcırdayan merdivenlerden seke seke inilir; ellerimiz, cilalıymış gibi ahşap tırabzanda kaydırılırdı. Tulumbaya koşup el yüz yıkanır, sofraya oturulurdu.
Sofra yaygısının üzerine kurulmuş bakır tepside mis gibi kelle peyniri, tereyağı, yeşil ve siyah zeytin, mis kokulu ayva, kayısı ve vişne reçelleri olurdu. Kuzinenin üzerinde kızarmış ekmek dilimleriyle büyükçe emaye bir kabın içine doğranmış yeşil biber, domates ve salatalık üçlüsünün zeytinyağıyla süslenmiş görseline, kızarmış ekmeklerimiz hoyratça bandırılırdı.
Mavi emaye çaydanlıktan paşa çayları içilir; kızarmış ev ekmeğinin üzerinde eriyen tereyağının, ekmeğin deliklerinden altına damlayan reçelle karışımı yalanıp sofradakilerin gülüşmelerine sebep olunduktan sonra karın doyurulurdu. “Allah bereket versin.” duası edilmeden sofradan kalkılmazdı.
Sabah kahvaltısından sonra arka bahçedeki ıhlamur ağacına kurulmuş salıncağımızda sallanarak vakit geçirmek ne kadar da güzeldi.
Büyükçe bir salon, karşısında ise büyük bir mutfak; mutfağın içinde de büyük bir ocaklık olurdu.
O mutfakta, duvarda asılı yastaçta ne börekler açılır, ne gözlemeler dürülürdü... Hele kış hazırlıklarında ne erişteler kesilir, ne tarhanalar yapılırdı... Ne yufkalar pişirilirdi...
Bembeyaz çarşafların üzerine kurusun diye ufalanan tarhanaların arasından o ekşimiş nohutları çıkarıp yemek de biz çocukların en büyük eğlencesi olurdu.
Üst kata hafif gıcırdayan tahta merdivenlerden çıkılır, sofadaki divanlarda konuklar dinlenirdi.
Divan örtüleri ve yastıklar mis gibi sabun kokar, yatak örtüleri kolalanır, örgü dantel perdeler çıtır çıtır salınırdı.
Salondaki taş aynalı konsolun önündeki pirinç çerçevelerde önce kendilerinin nikâh ve düğün fotoğrafları, oğullarının ve kızlarının düğünleri, torunların mezuniyet fotoğrafları olurdu.
Salonun diğer tarafında büyükçe ceviz bir büfe... İçinde neler yoktu ki: Gümüş zemzemlikler, Çin porseleni çay ve kahve takımları, Bohemya likör takımları ve karaflar... Daha neler neler; saymakla bitmezdi.
Gözlerimizi alamadığımız bu küçük müzelerin porselen tutamaçlı kapaklarını açmak biz çocuklara zaten yasaktı.
Lafı fazla uzatmak istemiyorum ama böyle bir ev değil mi işte hayallerimizi süsleyen, hepimizi mutlu eden?
Odalarında yer minderleri, divandaki yastıklarında kanaviçeler, dışarıda asma gölgesi...
Demli çay kokan gece on iki sonrası muhabbetleri, dostlarla tüttürülen birkaç sigara...
Pencereleri yarı açılmış kireç badanalı odalar, her türlü zor uykuyu misafir edip koynunda mışıl mışıl uyutmaya hazır şefkatli, ağır yorganlar...
Gelin, geçmişimizi koruyalım.
Hâlâ ayakta ve hayatta kalmaya çalışan bu evleri yıkmayalım.
Şehirlerimizi, kentlerimizi, tüm yaşam alanlarımızı betonlaştırmayalım.
Bırakalım, can çekişen ruhumuz biraz nefes alsın.
En önemlisi de torunlarımıza, bizler gibi anılar biriktirebilmeleri için fırsatlar tanıyalım.
Ne dersiniz?
Böyle bir şey bizi mutlu etmez mi?

Yılmaz Tizgöl
Moskova
03.07.2021

Paylaş:
(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur.
Şiiri Değerlendirin
 

Topluluk Puanları (4)

5.0

100% (4)

Dedemin evi Şiirine Yorum Yap
Okuduğunuz Dedemin evi şiir ile ilgili düşüncelerinizi diğer okuyucular ile paylaşmak ister misiniz?
DEDEMİN EVİ şiirine yorum yapabilmek için üye olmalısınız.

Üyelik Girişi Yap Üye Ol
Yorumlar
emre vehbi alkan
emre vehbi alkan, @emrevehbialkan
31.7.2026 10:24:34
5 puan verdi
Kelimeler adeta kalpten süzülüp kâğıda düşmüş inci taneleri gibi duruyor. Severek okudum. Tebrik ederim sizi güzel insan. Sonsuz olsun ilhamınız…
Etkili Yorum
Tamer Karakaş
Tamer Karakaş, @canim-benim
31.7.2026 09:23:12
5 puan verdi
Kaleminize, yüreğinize sağlık Yılmaz Bey. Çocukluğumuzun o el değmemiş, buram buram huzur, çıra ve kızarmış ekmek kokan günlerine muhteşem bir yolculuk yaptırdınız bize. Okurken o yün yorganın ağırlığını, kayrak taşlarının serinliğini aynen hissettim. Betonlaşmaya karşı geçmişe ve kaybolan değerlerimize sadık kalan bu naif hatırlatma için çok teşekkürler. Moskova'ya memleket sıcağında selamlar...
© 2026 Copyright Edebiyat Defteri
Edebiyatdefteri.com, 2016. Bu sayfada yer alan bilgilerin her hakkı, aksi ayrıca belirtilmediği sürece Edebiyatdefteri.com'a aittir. Sitemizde yer alan şiir ve yazıların telif hakları şair ve yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Sitemiz hiç bir şekilde kâr amacı gütmemektedir ve sitemizde yer alan tüm materyaller yalnızca bilgilendirme ve eğitim amacıyla sunulmaktadır.

Sitemizde yer alan şiirler, öyküler ve diğer eserlerin telif hakları yazarların kendilerine veya yetki verdikleri kişilere aittir. Eserlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. Ayrıca sitemiz Telif Hakları kanuna göre korunmaktadır. Herhangi bir özelliğinin kısmende olsa kullanılması ya da kopyalanması suçtur.
Üyelik
Giriş paneli

Hesabınıza giriş yapın ya da yeni üyelik oluşturun.

ÜYELİK GİRİŞİ

KAYIT OL